Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Ateşler Denizi

“Ruhunda ikisi de kaybolmaz” dedi Knidos Feneri’nin yaşlı bekçisi…
“ Ne aşk ne de acı. Hiç unutamayacaksın… Ne onu ne de yaşananları… Hiçbir zaman...”
...
Andy’nin “Hallo my friend” diye seslenişini duyduğumda Knidos‘a akşam çökmek üzereydi. Knidos Feneri’nin hemen arkasındaki sırtlara tırmanmış, yorgun ve çaresizlik içinde batı ufuklarında rengini sarıdan kızıla döndürmeye başlamış güneşi seyrediyor, fenerci’nin sözlerini düşünüp, gözlerimle ufuktaki mavilikleri tarıyordum bir umut…

Sesin geldiği yöne dönüp bakınca şaşkınlık çinde İngiliz dostlarım Andy ile eşi Brenda’nın tekneleri Good Luck’ın mavi bordasını gördüm ticari liman ağzını kapatan kayalıkların hemen ötesinde. Direkleri kırılmış, yelkenleri paramparçaydı… tekne yer yer yanmış, güverte kurum ve toz içindeydi. Arması darmadağın olmuş, savaştan çıkmış gibi ağır ağır ilerliyordu… Bu büyük bir sürprizdi. Öldüklerini düşünüyordum, ateşin içinde kavrulduklarını…

Demek ateşler denizinden sağ çıkmışlardı… Merak ve coşkuyla kıyıya doğru koşmaya başladım dik yamaçtan aşağı doğru… Islak ve buğulu gözlerle… Demek Knidos’a geri dönmüşlerdi....

Bu İngiliz çiftle yıllar önce serin bir bahar akşamı Göçek’de ismini kakao kokan kırmızı toprağından ötürü Çikolata koyu koyduğum bir isimsiz ufak bükte tanışmıştım. O akşam beni teknelerine yemeğe davet etmişler sabahın ilk ışıklarına dek şarap içip sohbet etmiştik. Britanya kültürü ile Kadim Anadolu kültürlerinden bahsederken zamanın hızla geçişinin farkına varmadan hem de… Arkeoloji, antik kentler, uygarlıklar ve felaketleri konuşmuştuk o gece… Ben Likya ve Iyonya onlarsa Kelt mitolojisinden dem vurmuşlardı… Binlerce yıl öncesine gitmiştik o gece… O gün bugün sürekli haberleşir ve yazları Ege’de buluşur olmuştuk...
Bu sefer Ege’nin sınırında, lacivert Arşipel sularının mavi köpüklü Akdeniz’e kavuştuğu noktayı secmiştik buluşmak için… Knidos’u… Gördüğüm bildiğim en büyülü şehri… Aşkların ve ihanetlerin o eski antik kentini…

Birkaç gün vakit geçirmiş, eski şehrin civarlarını hem karadan hem denizden gezmiştik dördümüz… Evet dördümüz…

Dünyayı dolaşan gezgin bir kızdı… Yol onu bundan dört yıl önce Datça’ya ardından Knidos’a getirmişti. Son parasını da harcayıp beş parasız kaldığı gün rastlamıştık birbirimize. O akşam, güneşin ufuk çizgisini hasretle ve ateşle kucakladığı o kıpkızıl akşam tanıdım onu… Ne parası ne yatacak yeri ne de yiyecek bir şeyleri vardı. Halinden çaresizliği anlaşılıyordu. Dedesi mübadelede İzmir’den kaçan bir rum, ananesi ise Rodoslu bir Türktü…
Narissa’ydı adı… Deniz Perisi demekti rumca… Uzun dalgalı saçları, bal rengi gözleri, derin ve kederli bakışları vardı… Başında ateş kırmızısı bir bandananın iki yanından sarkan saçlarına vuran akşam güneşi ışık oyunları gözlerime taşıyordu… Kızılların, turuncuların ve sarıların eşsiz figürlerini seyrettim yüzünde dakikalarca…

Sırtında ufak bir çantayla eski bir taşın üzerine oturmuş endişeli gözlerle ufka bakıyordu. Gözgöze geldik… Uzun bir süre bir şey demeden ama gözlerimizi de birbirimizden ayırmadan baktık birbirimize… Kendimi çok eskilerden çok uzaklardan gelen bir ışığa, bir kayıp masala bakıyormuş gibi hissettim. Ve birden “İsterseniz teknede bir kamara boş. Orada kalabilirsiniz ne yapacağınıza karar verene dek. Hem sabah tuttuğum lambukalar benim yiyebileceğimden fazla…” deyiverdim…

Kırık ve kıt türkçesiyle çekingen ve biraz korkarak ve hiç beklemediğim bir şekilde “peki” demişti “teşekkür ederim… ama sadece bu gece…”

O gece ve diğer geceler… Tüm Arşipel’i dolaştık Narissa’yla… Sıcak yaz güneşlerinde kavrulduk, aynı güneşe baktık gözlerimiz kamaşarak. Soğuk kış günlerinde sığındık adı olmayan koylara. Serin sonbahar denizlerinde yüzdük aşkla… Sabah gün doğumlarını seyrettik kimsesiz sahillerde sıcak kahvelerimizi yudumlarken. Akşam ufka daldık güneş kızıla dönerken yüzlerce gece… Fırtınalarda yelken bastık birlikte, avlandık uzak denizlerde… Keşfettik binlerce yıllık taşları ege kıyılarında, ıssız koyların sığ sularının içinde… Sevdik, sevildik birlikte… Bağlandık birbirimize… Çok eski bir sevdayla… Ama hep bir gizem hep eksik bir şeyler vardı onda…

Aradan dört koca yıl geçmesine ragmen ne keşfedebildim Narissa’nın ruhunun derinlerindeki sırları ne de anlayabildim yüreğini, zihnini…
Hep esrarlı bir görünmez şal içinde yaşadı benimle… Ne anlattı ne de ben sordum…

O akşam da güzel yemekler yapmıştım yabancı dostlara. Kos şarapları, Iskoç viskileri ve Türk rakıları içildi sohbetler eşliğinde… İngilizlerin okyanuslardaki eski hakimiyetlerinden, Amerika’nın Portekiz ve İspanyollarca yapılan keşfi sırasında İngilizlerin çaresizliğinden, 15 ve 16. Yüzyılda Osmanlı’nın Akdeniz’deki hükümranlığından dem vurduk… Fatih’in İstanbul’u fethetmesinin nasıl da Batıyı denizlere, okyanuslara taşıdığını, yeni kıtalar ve sömürgelere uzanışını… Osmanlı Bizans’ı alarak aslında Batı dünyasının ufkunu açmıştı istemeden… Hemfikirdik….

Yorgunluktan da hemen sızdık uykunun labirentlerine eski şehrin sessiz karanlığında… Uykunun gardiyanlığını kabullendik isteyerek…

Gecenin zifirinde tekne aniden ve hoyratça denizden yukarı sanki dev bir el tarafından kaldırılmış, bir an havada asılı kalıp sonra sertçe siyah sulara geri dönmüştü.
Büyük bir sarsıntı ile uyandık. Deprem sanki antik kenti denizden ayırmış sonra tekrar eski yerine koymuş gibi… Başaltı kamaradan hızla güverteye çıktım.

Hades yeraltındaki hükümranlığının simgesi o kapkara asasını Knidos denizlerine sertçe vurmuş, sallamıştı eski şehri… Büyük bir deprem olmuştu… Afrodit’in topraklarının güney yamaçlarından binlerce yıllık taşların denize yuvarlandığını gördüm… İç limanda sular girdaplar oluşturacak kadar hareketliydi. Tüm teknelerin ışıkları yandı… Birkaç dakika sonra önce uzaktan bir uğultu gelmeye başladı. Hızla büyüdü, büyüdü ve kulakları sağır eden bir gürültüye dönüştü. Ve bir ses duyuldu Knidos semalarında “ Dev dalgalar… Buraya geliyorlar… Kaçııııın…”

Önce altımızdaki su çekildi hızla… Birçok tekne saniyeler içinde dibe vurdu ve karaya oturdu. Kısa bir sessizlik ardından çığlıklar ve bağırışlar doldurdu sessiz tepeleri…Yeni bir tsunami yaklaşıyordu…

Kaçacak ne bir yer ne de yeterince zaman vardı artık. Saniyeler içinde Antik Tiyatro’nun bulunduğu kuzey yamaça ilk dalga vurdu. İskelenin parçalanışını ve kuzeye yakın demirdeki teknelerin ters dönüşlerini gördüm. Bir guletin tiyatronun sahnesinin üzerine düşmesi ise hatırladığım en son şey oldu…

Gözlerimi araladığımda gördüklerim ruhumu sızlatmaya yetti. Knidos yerle bir olmuştu… Denizin üzerinde sağlam duran bir kaç tekneden ikisi bizim teknelerimizdi ve bunu iç limanın korunaklı güney tarafına demirlememize borçluyduk. Suyun üzeri hareketsiz insanlar ve parçalanmış tekne artıklarıyla doluydu artık. Karada öten itfaiye ve ambulans sesleri kapladı ortalığı… Dehşet verici bu manzara karşısında Andy ile gözgöze geldik. Hemen buradan gitmeliydik. Rotayı Simi adasına kırmaya karar verdik.

Hem Brenda da korkudan titriyordu. Narissa metanetini korumuş ama ıslak saçlarının altında kalan ürkek gözleri bana “götür beni buradan” diyordu.

Başımıza geleceklerden habersiz rotamızı belirlemiştik. Simi Adası’na gidecektik…

İki tekne, şafak henüz doğarken usulca avara olduk… Yeni bir tsunami olacak tedirginliği içinde çıktık iç limandan açık denize…Arkamıza bakarken içimiz acıyor Knidos’un harabeye dönmüş haline inanamıyorduk. Hava kapalı, deniz kıpırtısızdı. Hüzünle baktım doğu ufuklarına… Narissa’nın elini tuttum… Gözlerine baktım… İçim acıdı… Nedenini bilemediğim koyu bir hüzün kapladı yüreğimi… Denizdeydik… Yelkenleri açtık ve dümeni Simi’ye kırdık…

Yola çıkalı henüz bir saat bile olmamıştı ki gökler aniden ve hızla karanlık bulutlarla doldu. Uzaklarda büyüyen ve gittikçe kararan dev bir kümülonimbüs zarzor seçilebiliyordu. Esinti, yerini sertleşen rüzgara, çarşaf deniz de dalgalara bıraktı. Birkaç dakika içinde Datça yarımadasının güney sahillerine vuran dalgaların boyu 3 metreyi, rüzgar hızı ise 40 knotu aşmıştı… Fırtına geliyordu…

Kararlı bir güney havanın etkisine girmiştik. Good Luck bizden 1 mil kadar önde, biz arkada çift camadan vurulmuş ve gergin iskotalarla sabitlenmiş armayla 6 knot hızla Simi’ye doğru ilerliyorduk. Ne olduysa işte tam o anda oldu. Sancak baş omuzluktan gelen iri dalgaları karşılamaya çalışan teknelerimizin üzerinde önce geçici bir zaman için etrafımızdaki herşeyi görmemizi engelleyen adeta hepimizi kör eden bir ışık patlaması oldu. Sanki güneşin tam ortasına bir an için girip çıkmış gibi bembeyaz oldu denizler… Ve birkaç saniye sonra da olağanüstü bir gümbürtü koptu…

Andy ile Brenda’nın hareketsiz bedenlerini gördüm Good Luck’ın güvertesinde. Kımıldamadan yatıyorlardı…. Üzerlerine yıldırım düşmüştü… İngiliz teknesi güvertesinde hareketsiz belki de cansız yatan sahipleriyle birlikte azgın denizlere baş vura vura ilerliyordu… Dehşet denen duygu içimi doldurdu aniden…

Yelkenleri açıktı ve tam yol ileri gidiyorlardı, kontrolsüz ve hızla… İlk şoktan kurtulduktan sonra Motoru çalıştırıp yol verdim. Bir an once onlara ulaşmalıydım… Sert denizlerde ve kontrolsüz ilerleyen bir tekneye ulaşmaya çalışmak çok riskliydi ama başka care yoktu.

20 dakika kadar sonra nihayet yanyana gelebilmiştik. Dümeni Narissa’ya verip ben Good Luck’a atladıktan sonra motoru kapatmasını tembihledim. Birkaç saniye sonra Good Luck’ın güvertesindeydim. İkisinin de nabızlarına baktım aleleacele. Atıyordu… Sadece bayılmışlardı… Yelkenleri indirip, fırtına flokunu bastım. Rüzgar dümenini ayarladıktan sonra ikisini de yavaşça alt kamaralara taşıdım. Sonra güverteye çıkıp arkamızdan gelmekte olan Kahin’e baktım. Kahindi teknemin adı… Geçmişimi bana buldursun geleceğimden ipuçları versin diye onunla denizlerdeydim onca senedir. Bu yüzden adı Kahindi…

Denizleri öğretmiştim Narissa’ya. Rüzgarı, dalgayı, tekneyi bilirdi. Narissa da fırtına flokunu takmış yarım mil arkamızdan kontrollü bir biçimde bizi takip ediyordu… Rüzgar dirise etmiş güneybatıya yani lodosa dönmüş ve hızı neredeyse 50 knotu bulmuştu… 50 knot bu denizler için alışılmamış bir esişti. Köpük köpük kabarmış koca denizde ikimizden başka hiçbir tekne görünmüyordu…

Good Luck’ın dümeninde ara ara arkamdaki Narissayı bazen de Andy ve Brenda’nın durumunu göz ucuyla kontrol ederek Simi’ye doğru bata çıka ilerlemeye başladık. Şiddetlenen ve her bir damlası ok gibi sıratıma saplanan yağmur görüş mesafesini neredeyse sıfırlıyordu. Rüzgarın çarmıhlarda öttürdüğü uğursuz uğultu bir taraftan, sert ve iri dalgalar öte yandan ve çılgınca esen rüzgar diğer taraftan seyri zorlaştırıyor, arkadaşlarımın baygın halleri ve sevdiğim kadının ardımda Kahinle birlikte fırtınaya karşı verdiği mücadele aklımı oraya kaydırıyor ama tüm bunlara karşın sabır ve dirençle Simi’ye doğru yaklaşıyorduk…

Bozburunla Simi adası arasındaki denizlerin üzerindeki göklerde gördüğüm görüntü ile aniden irkildim. Gri siyah bulutlar kendi etraflarında dönmeye başlamış ve büyük bir hortumu oluşturmuşlardı. Kümülonimbüs en kuvvetli halini almış hortuma dönüşmüştü. Dikkatli bakınca hortumun rüzgar hızıyla tam da kafadan üzerimize doğru gelmekte olduğunu gördüm… Andy ve Brenda hala baygın, Narissa ise daha da açılan mesafeyle yaklaşık iki mil arkamdaydı. Çalışmayan telsiz ve cep telefonlarıyla haberleşme olanağımız yoktu. Tek umudum onun da biran once hortumu görmüş olmasıydı. Delicesine ve denizleri içine çekerek yürüyen hortumdan kaçmak için motora tam yol ileri verip, ana yelkeni 3 camadanlı olarak bastım olabildiğince hızla. Ani bir tramola atarak teknenin pruvasını kuzeybatıya çevirdim. Hızımız 7,5 knota dayandı. Arkama baktığımda Kahin’in de aynı rotaya girdiğini gördüm. Şimdi bir ölüm kalım savaşı başlamıştı. Hortumdan kurtulmak için tam yol ileri gidiyorduk iki tekne koca denizde…

Rüzgar yön değiştirmedi. Ve hortumu Datça yarımadasının öte yanına Gökova körfezine savurdu… Hortumun periferisindeki kollarından biri birkaç dakikalığına bize yakın denizleri karmaşıklığa sürüklese de kısa sure sonra gücünü yitirdi ve uzaklaştı… Hortumdan kılpayı kurtulmuştuk…
Hava kararmadan hemen once güneyli havalara kapalı ve kısmen korunaklı Simi adasının Emilanos koyuna yanyana demir attığımızda İngilizler hala uyuyordu…

Ertesi sabah tan yeri kızıl renkli dağlarının ufuklarını güneşin sapsarı sıcaklığına bırakırken dördümüz birden turkuaz sulardaydık ve geçip giden bir kabusun yorgunluğundan arınıyorduk. Su fazla sıcaktı… Sanki ısıtılmış gibi. Güneş henüz doğmuşken ve yaz daha bastırmamışken bir bahar günü sabahı için çok ısınmıştı. Anlam veremedik… Ta ki öğleye doğru teknemize aborda olan balıkçı kayığındaki rum denizcilerin anlattıklarını duyana kadar…

“Beyim buraların suyu aylardır böyle… Hem sırf böyle sıcak olsa yine iyi. Geçen ay zavallı Hristo’nun emektar kayığını neredeyse 10 metre havaya kaldırıp bıraktı bu sular. Sahilden dehşet içinde gördük olan biteni ama elimizden birşey gelmedi. Erkenden ava giden Hristo’nun cesedini bile bulamadık. Parçalanmış kayığının tahtaları neden sonra kıyıya vurdu da o zaman anladık öldüğünü. Denizin içinden çıkan gaz hüzmesi Hristo’nun canını aldı”

Hepimizi tedirgin eden bu konuşmanın yerini kısa bir sure sonra merak almıştı. Neler oluyordu bu denizlere böyle… Deprem, hortum, tsunami, yüzeye fırlayan sıcak sular…

Akdeniz’le Ege’nin kesiştiği sularda birşeyler oluyordu belli ki… Ama ne ? Bir iki gün kaldık Simi’de… Karşı kıyıya, Bozburun’a doğru yola çıkma vakti gelene dek.

Kahin Good Luck’a rehberlik edecekti… İki tekneyi de neta ettikten sonra gecenin serinliğinde aldık demirlerimizi peşisıra… Şafak kızıllığı tan yerine vardığında biz de vatan toprağına varalım istedik. Çeyrek yolla ilerlerken dümdüz bir deniz ve rüzgarsız bir hava eşlik etti bize… Çarşaf suları yararken ay ışığının yakamozları gümüş renkler saldı denizlere… Arkamız Simi pruvamız Bozburun’du …
Sessiz, kıpırtısız, sakin bir karanlık sardı etrafımızı… Knidos’daki depremin zihnimizdeki izleri ve rum balıkçıların anlattıklarının tedirginliği de dördümüzle beraber Türk karasularına doğru ilerliyorduk…
Narissa ve Brenda aynı anda bağırdılar… “Ortalık aydınlanıyor !” Oysa saat gecenin üçüydü ve güneşin doğuşuna daha saatler vardı. Belli belirsiz yayılan ışığın önce aydan geldiğini düşündük. Ama gökten değil denizden yayıldığını anladığımızda içimiz ürperdi…

Yarım mil kadar ötede iskele tarafında derinlerden bir ışık hüzmesi karanlık suları yarıp once karinayı sonra bordamızı ve tüm armamızı aydınlatmaya başladı…. Rotamız üzerindeki suların fokurdadığını adeta kaynadığını gördüğümüzde herşey için çok geçti… Artık teknenin dümenini biz değil kaynayan beyaz denizler ele geçirmişti.

Olan biteni anlamak üzere teknesinin başüstüne giden Andy, ani bir gaz çıkışına rast gelen pruvanın şaha kalkmasıyla kendini metrelerce havada buldu. Brenda son anda dümeni güç bela sancak alabanda yaparak Andy’nin güverte yerine denize düşmesini sağladı. Şimdi artık Andy’yi fokurdayan ve gittikçe sarı ışıklarla güneş gibi aydınlanan gece denizlerinin elinden çıkarıp almak kalıyordu… Hızı kesilen teknenin pupasına tutunan Andy’yi kakıç yardımıyla havuzluğa çekerken Brenda açılan gözleriyle bize bakmaya başladı…

Birden Kahin’in kendi ekseni etrafında ağır ağır dönmeye başladığını farkettik. Narissa “girdap” dediğinde o kadar geçti ki yapacak birşey kalmamıştı… Arkamızdaki Good Luck’ın ani bir manevrayla sancağa kırdığını gördüğümüzde derinlerdeki turuncu ateşin içine çekilmeye başlamıştık bile…
360 derece dönmeye ve giderek hızlanmaya başlamıştık. Bu girdaptan kurtuluş yoktu… Bizi içine çekiyordu ve altımız kaynıyordu… Etrafımız derin denizlerden çıkan gaz püskürmeleriyle doldu. Her yerden gazlar çıkıyor ve 20-30 metre yüksekliğe ulaşıyordu. Derken gazların yerini lavlar almaya başladı… Sanki bir volkan kraterinin alevden ağzında, püskürmesini seyrediyorduk…

Cehennemin tam ortasında kalmıştık…
Ölüm tam altımızdaydı… Ne girdaptan, ne gaz ve lav yaylım ateşinden ne de üzerinde çaresizce savrulduğumuz magmadan kurtulmamız imkansızdı… Ateşler Denizi’nde ölmek üzereydik…

Aniden ardarda yer sarsıntıları olmaya başladı… Gittikçe artan şiddetteki sarsıntılardan en sonuncusu öyle bir dalga yarattı ki teknemizi metrelerce öteye savurdu… Girdabın etki alanının dışına çıkmıştık… Bu gerçek bir mucizeydi… Son bir gayret motora abandık. Bir…İki…Üç… Üçüncü denemede çalıştı… Sancak tarafına 90 derecelik sert bir dönüşle burnumuzu güneye çevirdik.

Sağımızda, solumuzda ani ve öldürücü gaz çıkışlarının arasından adetea slolom yapar gibi kaçmaya başladık bu ölüm tuzağından…

Yer altı tanrısı Hades‘in kurduğu bu ölümcül tuzak, Rüzgar ve Denizler tanrısı Poseidon’un iğnecikten bize gönderdiği sağlam rüzgarla bozuluyordu. Tüm armayı açtık. Motorlara tam yol verdik. Motor yelken kaçarken ardımızda bırakmaya çabaladığımız denizler kıpkırmızı olmuştu… Tam o anda sanki bir mancınıktan fırlatılmışcasına ıslıklar çalarak üzerimize gelen kor parçasını gördüm. Ana yelkenin tam ortasında patlamış bir anda tüm yelkenleri ve armanın yanmasına neden olmuştu. Yelkenler ve halatlarımız yok olana dek yandı yandı yandı… Yanacak bir şey kalmayınca motorla giden teknenin zahiri rüzgarında söndü herşey… Gecenin en büyük ve sert depreminin ardından önce kesif bir toz ve gaz bulutu kapladı denizin üzerini. Ardından homurtular ve gürültülerle kızıl, turuncu ve sarı renklerin arasından kapkara ve duman tüten bir siyahlık belirdi denizen üzerinde usulca.:. Birden aklımıza Andy ve Brenda geldi. Yoklardı. Etrafımızı taradık dakikalarca… Gözükmüyorlardı… Deniz onları yutmuş olmalıydı… Narissa ağlamaya başladı… Dostlarımız ölmüştü… Ateşler denizinde yok olmuşlardı… Narissaya bir battaniye getirip sarıldım.
Güneye tam yol ilerleyen teknemizin yardığı mavilerin sesi kulağımızda, arkamıza donuk gözlerle bakıyorduk ikimiz de…
Simi ile Bozburun ana karasının tam ortasında üzerinde dumanlar tüten bir adacık vardı artık…
Narissa’nın o gece gideceğini bilmeden… Bir not bırakmadan, veda bile etmeden karanlıklarda kaybolacağını… Dört koca yıldan sonra karanlık bir Knidos gecesi beni ardında bırakacağına ihtimal vermeden… Felaketler zincirinin içinden henüz çıkmışken bunu yapabileceğini ketiremeden… Bir daha hiç dönmemek üzere terk edeceğini beni…Zamanın içinde yok olabileceğini aklıma getirmeden yol alıyorduk… Dümeni yeniden Knidos’a kırıp uzaklaşırken biz, ateşler denizi hala alev alev yanıyordu… Yüreğimin sonsuza dek yanacağı gibi…

Cenk Şahin


Yazarın diğer yazıları:

Baharı beklerken
Yana yana
Ateşler Denizi
Cehenneme ateş taşımak
İhanet
Yaz bitiyor denizim
Maviye büyük kaçış
Halikarnas Balıkçısı 123 yaşında
Kehanet Dalgaları
Para kaç knot eser ?
Hep gitmek istedim
Anadolu'nun Avukatı
Ekim Denizci'nin Hüznüdür
Denizci'nin Kafdağı.. Ufuk Çizgisi...
Oksimoron Hayatlar
Ramaklar kalırken
Denizi olmayan kaptan... Yıl 2410
Sadun Boro sayesinde
Uzak denizlere gidenler neden geri dönerler ?
Balıkçı Memleketten ayrıldı
Temmuz 1910, 100 sene evvel bugünlerde...
Şehir Gangavaları
Cengogenes'in Mıknatıs Koyları
Maviye rastladım ama kart görmedim. Ne sarı ne de kırmızı ...
Başlarken

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri