Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Maviye büyük kaçış

Nihayet...!
Başardım, başarabildim işte. Teknemdeyim sonunda.


Bir elim dümenimin üzerinde diğerinde ise içinde akşamdan kalan bir kadeh var. Denizin üzerindeyim ve yalnızım. Bir yudum alıyorum kırmızı şarabımdan.
Bu büyük kaçışı gerçekleştirdim işte. Maviye kavuşma hayali, bu enfes kainatın altında bugün, en sonunda oldu. Olmasaydı belki deli olurdum. Ufacık ümitsiz hatta biraz çaresiz bir aşkla başlayan maviye ulaşma isteğim sayısız zorluk eşliğinde zaferle noktalandı. Ben kazandım. Buradayım. Teknemde, elimde şarabımla bu anı bu zafer dakikalarını kutluyorum. Bir başıma. Az zor inanarak, az kimse anlamasın diye gizli kapaklı sevinerek, az heyecanımı gözlerimle anlatarak duruyorum. Yaptığımın az olmadığını çokça bilerek. Bakmak, baktıkça gördüklerimi kanıksamak ve bu anın gerçek olduğunu tekrar tekrar soluyarak duruyorum kıpırdamadan duran dümenimin önünde. Zaten hareketsiz kalmak ve yaşamın asıl yüzünün nasıl bir şey olduğunu bir kez daha algılayarak öylece salınmak istiyorum.

Kaçtım…
Aşkıma gittim… sonunda kavuştuk…

Esaret altında yok olmakta olan simsiyah karalardan, özgürlüğünden ödün vermeyen delidolu, bazen hırçın ama bir o kadar da huzurlu ve dingin kızıl ve mavi denizlerin koynundayım artık ben.

Şafak ufuktan sanki kimselere görünmek istemiyormuşçasına söküyor işte uzaklarda.
Bu anı görmeyeli ne kadar zaman oldu? Bu efsanevi kızıllığı? Bu aşk dolu dişi tan yerini seyretmeyeli ne kadar oldu?

Damla sesleri duyuyorum etraftan gelen. Yaprakların uçlarından mavilere karışıyorlar bir bir. Her birinin çıkardığı ses diğerinden farklı geliyor kulaklarıma. Sabah çiğleri terk ediyor yeşilleri. Rüzgar ise ilk kelimelerini söyleyen çocuk gibi esiyor. Yavaş, huzur verici. Denizde ara sıra dalgalanmalar var. Oradakilerin kahvaltı vakti. Bir kaçan ve bir kovalayan var. İkisinin de peşinde oldukları şey hayatta biraz daha kalabilmek. Benim gibi. Üçümüzde sabah olurken aynı şeyi istiyoruz, hissediyorum.
Kekik kokusu karşıki tepeden salınarak yayılıyor ruhuma… Buradayım işte… Teknemdeyim… Duruyorum bir an. Yutkunuyorum. İçime derin bir kekikli nefes çekiyorum. Ufak bir gülümseme doluyor yüzüme.

Kimse yok etrafta. Ses duyulmuyor. Belki tam yüz bin yıldır olan bildik yeni bir sabah gibi bir yenisi daha başlıyor. Her şey aynı belki. Yeni ya da farklı hiçbir şey yok. Olsun. Bana ilk kez gibi, mucize gibi geliyor. Benim ilk sabahım gibi. İlk şafak söküyor sanki benim için.

Sökerken içimde birikmiş kasvetleri, şehrin bıraktığı katranları, insanların doldurduğu fazlalıkları, hoyratça içime savrulmuş hainlikleri, acımadan yüklenen ıstırapları da söküp alıyor benden. Bir nehre bırakılan kestane ağacının içindeki zehri boşaltması gibi benliğimden metropolün biriktirdiği tüm atıkları, toksinleri de arındırıyor. Güneş bana yeniden hayat bahşediyor. Ufka kızıl rengini bırakıyor benim için… Düşlemem ve aşık olmam için.


Genlerimizin milyarlarca yıl önce ilk kez kimyasal çorbada güneş sayesinde oluştu, milyonlarca yıl sularda denizlerde var oldu yaşam.
Fark ediyorum. Suya, denizlere olan içimdeki bu masalsı bu dizginlenemeyen özlem, aidiyetimin beni geri çağırışıdır aslında. Gizli bir buluşma dürtüsü. Sudan gelen mikro atalarımın beni yani trilyonlarca genimi bir bütün olarak yine suya çağırışı…

Alaca karanlık oldu her taraf. Minik soluganlar kayalara çarpıyor. Çıkan sesler, buranın ritminin ne olduğu hakkında ipuçları veriyorlar. Bunlar dalgaların mistik sesleri.

Uzaklarda bir yerlerde denizcilerin en can yol arkadaşı fenerlerden biri son kez çakıyor. O son çakış benim içimde de şimşekler çaktırıyor. Hayatta bulamadığım rehberimi uzaklarda buluyorum. Sanki benim için son kez çakıp, ardından doğmakta olan güneşe saygı ile boyun eğiyor ve susuyor. Aşk ve tutku kaplıyor etrafımı. Gecenin karanlık hükümranlığı son buluyor buralarda. Tıpkı benim üzerimdeki metropol tahakkümünün son bulduğu gibi. Buradayım yelkenlerimin yanı başında.

Koyun tepelerinde yukarılarda bir Likya kaya mezarı var. Gözüm takılıyor. Etki alanı bu koya hakim bir bilinmezlik dolu yer. Kim var içinde acaba ? Ne zaman yaşadı ? Neler yaptı ? Nasıl bir hayatı vardı ? Yüzlerce yıl sonra bu sabah tamda burada artık ben varım. Ben de varım, teknemdeyim. Yukarıya, eskimiş mezara bakıyorum. Aslında hayat denen görkemli yolculuğun sonuna, her şeyin eriyip bittiği yere bakıyorum. Hepimize, soluk alıp veren herkese vuran bir kozmik piyangonun servetinin son kuruşunun harcandığı yere bakıyorum gözlerimi ayıramadan dakikalarca…

Bir Likyalıya bakıyorum. Artık burada olmayan. Belki de bir zamanlar onun olan buralarda ben varım şimdi. Teknemdeyim. Sağa sola yavaşça salınıyorum. Likyalıyı düşünüyorum. Çıkıp gelse anlatsa her şeyi .
Hayatın o zamanlar nasıl olduğunu, dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlatsa. Burada bu koyda yaşadıklarını başından geçen onca şeyi paylaşsa benimle. İkimiz büyük bilmeceyi, esrarengiz bulmacayı laflasak. Ne kadarını çözebildiğimizi…
İçim titriyor. Likyalıya üzülüyorum. Yok diye. Yukarıya bakıyorum
3000 sene öncesine… Onu, Likyalıyı özlüyorum…

Tatlı bir serinlik geliyor güverteye. Mandarlarıma nota basıyor. Akort basıyor. Çalıyorlar. Kainatın sesine karışıyor direğe vurmalar. Yelkenlerim
açılmak ister gibi sanki bana yalvarıyorlar. Tepede yıldızlar beni gözlüyorlar gibi geliyor. Likyalıyı tanıyan binlerce yıldız. Bazılarından gelen ışık biliyorum ki gezegenim oluşmadan önce yola çıktı. Ve ne gariptir ki içlerinden bazıları aslında artık yok. Işığı ise anca ulaştı bu koya.

Bayrağım dalgalanıyor şafak ufuğa yerleşirken. Benden fazla coşku var içinde. Ufuktan yükselen umut kaplıyor her yeri. Beni anlıyor sanki. Halatların hafif gıcırtısını duyuyorum. Ne kadar güzel sesler bunlar. Ruhumu uyandırıyorlar. Yıllarca boğulmuş, sıkılmış mahvolmuş ruhumu uyandırıyorlar. Kederle dolmuş, sıkılmış rutinlerle kuşatılmış ruhumu canlandırıyorlar. Bu sabah burada teknemde kendimi Sakarya Meydan Savaşını kazanmış gibi hissediyorum. Muzaffer bir adam gibi. Buradayım işte, teknemdeyim. Likyalının topraklarında.

Sanki sürgüne gönderilmiş de yıllar sonra esaretini bitirip dönmüş gibi.
Soylulardan toprağını geri kazanmış İskoçyalı köylü gibi.
Sevdiğini haydutların ininden kurtaran kahraman gibi.
Fırtınada rızkı için korkmadan denize açılan balıkçı gibi.

Ben daha simdi henüz hayata merhaba demiş gibiyim. Gözümü yeni açmış gibi. İlk soluğumu biraz önce almış gibi hissediyorum kendimi. Sabah oluyor işte. Ve ben buradayım. Denizin üzerinde öylece duruyorum. Biraz inanamadan, çokça sevinerek. Tekneme sarılmak ister gibi… Likyalıya haykırmak ve geldim yettim demek geliyor içimden. Artık yalnız değilsin. Geldim… Buradayım… Yanındayım senin…Teknemdeyim… Denizlerimdeyim Likyalı… İkimiz için…


Richard Kimble gibi hissediyorum, bir kaçak gibi. Kaçmasa ölecekmiş gibi.
Teknemdeyim. Sanki tek ait olduğum yerdeyim. Kaçtım. Maviye kaçtım. Burada bu koydayım. Yaşadığımı hissettiğim yerde. Kaçarak savaşı kazanan belki de ilk ben oldum. Savaşmaktan yorgun düşen, asla teslim olmayan ama zaferi uzaklaşmakta bulan asker gibi. Olsun. Kaçarak onurunu, şerefini adamlığını kurtarmış gibi. Buradayım ya. Likyalının mekanında.
Çiğ tanelerinin arasında. Sanki hep buraya aitmişim gibi. Sonuçta ben kazandım. Kalabalık yığın ordusundan buralara kadar kaçarak geldim.
Dönmemek üzere.

Öyle zor oldu ki kazanmak…

Şehirde her gün olan biteni gördükçe sanki herkesin yerine de gözyaşlarımı içime akıtıyor, kuralları başkaları tarafından konmuş ve dayatılmış sıradan hayatla olan içimdeki savaşta her gün yeniden ve yeniden vurularak yere düşüyordum.
İçimde bana özel, bize özel büyük bir savaş vardı ve gittikçe acımasız bir felakete dönüşerek devam ediyordu. İyi bir şeyler ümit etmeyi unutmuş, temennilerin hep madden olduğu büyük bir meydan muharebesi işte.
Ruhlar soğumuş, hislerini kaybetmiş. Ruhumu ısıtacak bir şeyin peşine düşmüş, onun için mücadele ediyordum.

Günler geçiyor hiçbir şey değişmiyor, değişeceğe de benzemiyordu.
Her gün yeniden yapılması gereken onlarca iş ve taşınması gereken tonlarca yük vardı.
Her başlayan yeni gün öncekinin getirdiklerinin aynısını getiriyor savaş arabalarına odun taşıyordu adeta.
Sadece sıradan başka bir gün başlıyor ve hiçbir iyi şey olmuyordu.
Hep yapmam gereken çok şey oluyor, sırtımdaki küfede taşımam gereken yük gittikçe ağırlaşıyordu.

Merak ediyordum bu acı verici durum hep benimle beraber mi olacak hep içimde mi kalacak diye. Bu devasa savaşın içerisinde kendimi keder imparatorluğunun naçiz bir kulu gibi hissediyordum. Kederli ve çaresiz. Hatta bazen bitap.
Egolardan oluşan bir başka dünya halesi içinde ego yaşam saltanatına fena halde kıstırılmış bir adam gibi.

Memler…
Biyolojik olarak genlerin aklın sanal hayatındaki karşılıkları. Zihinsel hafızamızın yapı taşları…
Memler aynı genetik özelliklerin babadan oğula geçmesinde olduğu üzere kültürümüzde, sanal zihinlerimizde de kalıtımsal oluyor ve nesiller boyu aktarılarak kopya hayatları, aynı yaşamları ve yarım kalmış egoları tamamlamak için bizi esir ediyorlar.

Genetik ve memetik kodlarımız egolarımızı yaratıyor. Bu şifrelenme ise bilinç ve farkındalık eksikliğinde kabusa dönüşüyor ve insanlık büyük bir salgın hastalığa tutuluyor. Ama ay tutulması gibi kısa değil çağlar boyu sürüyor.
Özelliklede para icat edildikten sonra hızlanarak hem de…

Bir sabah kalkıp zihnimi doldurmuş bütün memleri çöpe atıp sadece alıp başımı gitmeyi umuyor, kavgaya tükenmemeye çalışarak devam ediyordum yaşamıma. Buralarda tamamlanacak bir ömür ya büyük bir hayal kırıklığı olacaksa bana, ne yapardım ?! Bunu en sona yaklaşırken anlamak hele. İstemiyordum, hiç istemiyordum.

Ruhumda, ta göğe kadar uzanan güneş kadar sıcak büyük bir yangın çıkmıştı ve söndüremiyordum. Buralarda bu yangını söndürecek hiçbir şey yoktu çünkü. Adeta panzehiri olmayan zehirden içmek, gözümü açtığımda bambaşka yerlerde olmayı hayal etmek istiyordum.
Seri üretim hayatlar, karbon kopya karakterler, rutin geçen zamanlardan kurtulmak aklımın tam ortasına yerleşmişti.
Ruhum aşkını arıyordu durmadan…

Sanki yaşadığım yerde insanlara gelecekte işleyecekleri günahların bedellerini şimdiden ödetiyorlarmış gibi geliyordu bana. Ölümcül yedi günahın hepsini işleyen bu insanlar sessizce kabullenerek ödüyorlardı bedellerini hayata. Onlara bakıyordum yüzlerine. İfadesiz, donuk, teslim alınmış gibiydiler. Sadece bedel ödemek için var olmuşlar gibi. Aşk yoktu yüreklerinde oysa ben aşkın peşindeydim…

Ve bu işleyişin doğal, bu sistemin doğru, bu hayatın gerçek olduğunu sanarak. Günahlara sarılarak, günahları kutsayarak ve günahları severek.
Bunları dillendirmek, anlatmak olağandışı hatta saçma geliyordu herkese.
Direnenlere teslim ol çağrıları yapılıyordu. Dışlanıyorlar ve garipseniyorlardı.
Kederim hızla artıyor, gücüm daha da azalıyordu. Gönül cephanem bitmek, direncim tükenmek üzereydi. Direnişçilerin bir bir azaldığını yada sindirildiğini görmek nakavt edilircesine etki yapıyordu içimde.

Şehre bakıyordum, insanlara… Dev bir savaştan bakiye kalıntılar gibi görünüyordu gözüme. Bitik, tükenmekte olan hayaletler, güneşte görünmeyen şeffaf gölgeler gibi hepsi. Yüreksizler. Körlerdi, kör. Görmüyor göremiyorlardı ne olup bitiyor gerçekte. Anlamıyorlar. Ama acımasızca savaşıyorlardı. Ne için ? Bildiklerini sanıyorlar, bilmiyorlardı.
Var olmanın zor ve karmaşık cevaplarını aramıyor, öylece yaşıyorlardı…

Aralarındaydım. Sıkışmış, farkında olmadığım, benden ustalıkla saklanan perişanlığımla yaşıyordum buralarda. Tam olarak ne halde olduğumu bilmeden ama az da olsa sezerek.

Her gün karşıma poker suratlar çıkıyor ben alışmaya, katlanmaya çalışıyordum.
Görünmeyen, yazılı olmayan kurallar nasıl soluk alıp vereceğimize karar vermişler kukla misali iplerimizi yukarıdan oynatarak bizi seyrediyorlardı. Gölge oyunundaki hayaller gibiydim. Ama iplerin farkına varmıştım. İpler vardı ve her gün yeni düğümler atılıyordu, görüyordum.

Gezegende kocaman bir maskeli balo veriliyor, herkes maskesini takıp balodaki yerlerini almak için her sabah yola koyuluyordu. Ben bu duruma artık dayanamıyor kendime bu balodan dışarı kaçmak için bir kapı aralığı bir acil çıkış arıyordum. Ama Kral çıplak diye henüz bağıramadan kendime, yıllar pistte dönüp turlarını bitiriyor ve bitiş çizgisine doğru hızla koşuyorlardı… Kaçmalıydım… denizime, aşkıma…


Ufuk çizgisinden bana doğru bir Balıkçı, Trawlerı ile geliyor. Deniz sakin, deniz gümüş renginde. Gümüş denizi ağır ağır yararak ilerliyor. Sessizce iç çekerek geliyor. Denizle bir bütün gibi ilerliyor rotasında. İçinde bir kaptan var. Balıkçı Reis ! Yaklaştıkça seçiyorum. Yaşlı, yorgun ama güvendiği eski ekibi ile orada, emektar teknesinde. Sakince ve yavaşça doğan günü karşılıyorlar. Hepsi bir tarafa çömelmiş. Bazıları uyuyor daha. Ağlar yastık olmuş kimine. Tütün içenler var. Yorgun ama mağrur bakışlar delip geçiyor buraları ve yüreğimi.
Hepsi eski arkadaş, hepsi o eski bildik ekip. Hayatı denizlerde paylaşmış denizciler.

Dümende sakince duruyor. Beyaz sakalları var, kafasında bir şapka. Bal rengi gözleri dalgın. Üzerinde siyah bir palto eskice. Etrafı tarayarak ve çeyrek yolla önümden geçip gidiyor. Belki balıktan belki yorgun bir seyirden. Belli ki buraları çok iyi biliyor. Ara sıra ufak bir şişeyi kaldırıp bir yudum alıyor. Rom belki, ya da başka bir şey. İçini ısıtan ona eşlik eden. Gözleri ilerilere bakıyor biraz donukça. Dümende eski günlerdeki gibi değil biliyor.
O günler geçip giden zamanla birlikte uykuya dalmışlar. Derinlerde uyuyan zamanı, kaybettiği o koca yılları kalp sızısı ile hatırlıyor.

Bu denizlerde avare olup dolaştığı zaman artık yok. Gençlik dermanlarını delikanlı mecallerini tüketmiş, ama o yılları unutmadan dümeni tutuyor. Piposundan bir nefes çekip yakaladığı avları anımsıyor, bir gün zamana av olacağını bilerek.

Teknesindeki ağlar eskimiş, bir köşeye yığılmış duruyorlar. Ne kadar zamandır ne çok balık takıldı o ağlara. Kaç kişinin ekmeği, kaç çocuğun rızkı oldu o balıklar ? Hangi denizlerde sabahın sakinliğinde ya da gecenin karanlığında denizlerden çekildi o ağlar. Kaç kez tamir edildi kaç kez elden geçirildi ?

Ahşap gövdesinde yer yer yamalar görüyorum teknenin.
Denizle boğuşmuş, yara almış, yorgun düşmüş ama ayakta kalmış , yamalanarak tutunmuş bir güzel tekne.
Büyük dümeninde ise yama izleri. Öyle büyük bir fırtınaydı demek ha ? Dümeni kıracak kadar. Direncini ise asla kıramamış, görüyorum. Omurgası sağlam ama güvertesi koca denizlerde kaba dalgalarda devrilmekten yorgun argın gibi. Karinasında bir sıyrık, bordasında bir ezik sanki iyileşmesi için yalvarır gibi utangaçça süzülüyor denizin üzerinde.

Pruvasında bir koca demir duruyor. Az paslı, az eğik. Ama bu tekneyi yerinde tutan, rüzgarın alıp götürmesine izin vermeyen, geceleri rahat uyusunlar diye sabaha kadar metrelerce derinlikte nöbet tutan emektarlığından şüphe duyulmayacak cinsten bir demir. Bu teknedekilerin zor anlarda güvencesi, tutunacak dalları o. Kaptanın hemen önünde ufku kaptanla beraber tarar gibi duruyor.

Balıkçının ekibi. Gövdedeki yaması ile, paslı demiri ile, eski denizcileri, onarılmış yorgun ağları ile…

Ben öylece ona bakıyorum. Hayranlıkla, hürmetle, saygı ile. İyi ama neden ? Neden bunları hissediyorum daha hava ağarmadan önümden geçen bu tanımadığım yabancı adam için ? Neden ?

Birden anlıyorum. Çünkü o rüzgarın arkadaşı. Denizin bildiği. Dalgaların rakibi, güneşin oğlu, ormanların sırdaşı, teknesinin efendisi, Likyalının can dostu. Buraların adamı. Olmak istediği kişi. Belki yalnız ama kainatın bir parçası. İpleri hiç olmamış, maske hiç takmamış, yüzlerce şafakla beraber uyanmış, ay ışığı ile birlikte uyumuş. Balıkların arkadaşı. O buraların insanı. Denizci… Benim gibi bir denizci…

O koca bir Balıkçı Reisi. Önümden öylece geçip gidiyor. Belki gece karanlığında civardaki olası kayalara çarpmamak için benim içimde çakan fenere minnettar biri. O fenerin kıymetini benden daha iyi bilen biri. Kendinin efendisi, özgürlük ülkesinin balıkçı kralı. Kimsenin alt edemeyeceği, söz geçiremeyeceği cesur bir denizci.

Gıpta ve saygı ile ardından bakıyorum. Gümüş renkli denizi sessizce yararak ilerliyor. Yavaşça gözden kayboluyor. Ben ise onu seyrediyorum. İçim çalkalanarak.

Basit ama görkemli hayatına doğru yol alıyor. Ne yapsanız deviremeyeceğiniz bir dev, sabah olurken buralardan geçip gidiyor. Belki akşam ona rehberlik yapan fener gibi şimdi de önümden usulca geçerek o bana rehberlik yapıyor.
Sadece geçip giderek geride bıraktıklarımdan arınmamı, kendime buralarda güvenmemi, yaptığım şeyin doğru bir iş olduğuna inanmamı sağlayarak öylece uzaklaşıyor… O bir kahraman. Hayatın büyük kahramanı. Benim ise fenerim… Balıkçı Reis…

Düşünüyorum arkasından bakarken, Bu adam ayakta kalma savaşını kazanmış, hayatına hükmetmiş ve yaşam denen gizemli varoluşu sezmiş.
Benim de kendim olma dirayetini göstermemin zamanı gelmiş aşkıma kavuşma isteği, buraya tekneme gelmeme sebep olmuştu.
Önümden geçip giden bu adamın yeri ne kadar buraları idi ise aslında benim de o kadar buralardı.

Bunu neredeyse 10 yaşımdan beri biliyordum. O yaşlarda bile evdekilere “Güneye yerleşeceğim” dediğimi hatırlıyorum.
Aklım ve kalbimin pusulası hep güneyi gösterdi benim. Kendimi önceleri babası ile balığa çıkarak ona yardım eden bir ailenin çocuğu olarak düşledim hep. Zamanı denizin kenarında, kumsalların üzerinde babasının teknesinde geçen, annesinin pişirdiği balıkları yiyen. Gençlik yıllarımda kah Bodrumda bir barda barmen, kah Marmaris de sahilde bir lokanta işletmecisi olmaktı hayalim. Yetişkin olunca da bir koyda teknesinde ya da sahil kasabasında bir evde yaşamak.
Kendimi bildim bileli yaşadığım şehri hiç sahiplenmedim. İnsanları da binaları da, yolları da, uzak ve ırak kaldılar bana. Yerimin buraları olmadığını bilerek büyüdüm ben. Ait olmadan yaşadım buraya. Fasit yaşamlar, rutin hayatlar benim için köle hayatlardı daima. Özgürlüğümü hep sakladım. Kimseye vermeden. Aşkıma içimde tutuldum kimselere söylemeden.

Bugün artık şehirdeki geniş, rahat, konforlu ve teknoloji dolu evimde olmaktansa fırtınada sığınabileceğim, sakinleştiğinde yaşayabileceğim, kendimle baş başa kalabileceğim aklımı berrak içimi temiz tutacak bir yerdeyim. Denizde, teknemdeyim.

Kin, nefret, hainlik dolu kent geride kaldı. Aşkımlayım artık. Tek istediğim de bu. Tutkuyla bağlı olduğum bir aşkın içinde yaşamak…

Akşamdan kalan dolunay gitmemiş orada duruyor. Ona bakıyorum. Gizem ve huzur dolu. Bana fısıldadığını duyuyorum. “İyi ki geldin, mesafelerin önemsiz olacağını anlayacağın yere hoş geldin denizci”

Uzak… Yakın… Aslında yoklar. Görebiliyor, duyabiliyor ama esas his dünyanda algılayabiliyorsan her şey yanı başında biter hemen. Koca bir bütünün parçalarından biri olduğunu anlamışsan o bütüne saygı duyup seni almasına müsaade etmişsen orada öylece dururken kendini çok iyi hissedersin. Kaçmanın aslında ait olduğun yere gelmek olduğunu anlar ve huzur duyarsın.

Düşüncelerin ve duyguların artık tamamen netleşmiştir. Ve birden anlarsın bu hayatta korkacak hiçbir şey yoktur. Hayat sensindir ve kozmosun çocukları büyüdüğünde sen her zaman yalnız kalırsın. Ayın orada tek başına yalnız durduğu gibi.

Gece oluyor yavaş yavaş. Teknemle geçireceğim ilk gecem bu gece.
Akşam üstü, damlaları sayabileceğim kadar yavaş ve sakin yağan yağmur toprakların, ağaçların kokularını ortalığa saldı.
Hava kararmaya yüz tutmuşken göklerin aldığı şekil ve renklerin altında bu kokular bileşkesi beni mest edip eski taşların gizemli dünyasına, denizlerin mistik hikayelerinin koynuna götürüyor. Denizkızının aşkına varmış, ona gelmiş gibiyim bu gece.

İyot ve toprak kokusu burada bu akşam bana arkadaş olmuş, tekneme misafir edilmişler.

Bir ara ortalıktan kaybolan dolunay, bir tiyatro sahnesindeki perdelerin açılması gibi bulutlar açılınca ortaya bu kez daha parlayarak çıkıyor.

Dolunay nasıl kokar ? Kokusu neye benzer ?

Ayın denize gönderdiği ışıkların yansıması için suların durulması gerekir.
Durgun sular yıldızların ya da ayın ışıklarını yansıtır. Çalkantılı, dalgalı denizler de bu olmaz.
İçinizdeki ışığı yansıtmak için çalkantılardan, fırtınalardan, esip gürlemelerden, deli deli üfürmelerden kurtulup, sıyrılıp
sakinleşmek, durgunlaşmak lazımdır.

Ki işte ancak o zaman içindekileri yansıtabilir, ışığını gösterebilirsin.

E.E.Cummings in dediği gibi “Seni diğerlerinden farksız hale getirmeye tüm gücü ile gece gündüz çalışılan bir dünyada kendin olarak kalabilmeyi başarma savaşı, dünyanın en zor muharebesidir. Bu savaş bir kez başladı mı asla bitmez. Yaşam senin için artık bir savaş alanıdır”

Ben bu büyük savaşta sadece bir mevzii kazanmış olsam da muharebenin hala devam ettiğini ve ölene dek de edeceğini biliyorum.

Ama bu kez barış umudu var. Hayatla olmasa da, ölümle barış umudu…
Çünkü artık sevgilimin yanındayım. Denizlerdeyim…

CENK SAHIN
 


Yazarın diğer yazıları:

Baharı beklerken
Yana yana
Ateşler Denizi
Cehenneme ateş taşımak
İhanet
Yaz bitiyor denizim
Maviye büyük kaçış
Halikarnas Balıkçısı 123 yaşında
Kehanet Dalgaları
Para kaç knot eser ?
Hep gitmek istedim
Anadolu'nun Avukatı
Ekim Denizci'nin Hüznüdür
Denizci'nin Kafdağı.. Ufuk Çizgisi...
Oksimoron Hayatlar
Ramaklar kalırken
Denizi olmayan kaptan... Yıl 2410
Sadun Boro sayesinde
Uzak denizlere gidenler neden geri dönerler ?
Balıkçı Memleketten ayrıldı
Temmuz 1910, 100 sene evvel bugünlerde...
Şehir Gangavaları
Cengogenes'in Mıknatıs Koyları
Maviye rastladım ama kart görmedim. Ne sarı ne de kırmızı ...
Başlarken

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri