Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Para kaç knot eser ?

Şehirleri delicesine, şuursuzca ve mütemadiyen dolduran insanoğlu garipleşti, tuhaflaştı. Bir taraftan metropollerde kendine ve şurakasına yer kapmak, düzenine yol açmak için itişip kakışırken, diğer taraftan nasıl olur da buralardan biraz olsun kaçarım diye düşler kurup, planlar yapıyor. Hem istila ediyor hem kurtulmaya çalışıyor…

21. Yüzyılın mavi gezegeninde insanın zavallı hali, ademoğlunun çaresizliği, farkına varamadığı yaşam denen mucizevi varoluş yolculuğunda duraksamadan debelenmesi. Kendi bataklığında yavaşça batıyor olması. Hem de hiç anlayamadan.

Birbirlerinin üstüne basarak yığınlar haline geldiklerinin farkına varmadan, olup bitenler için elden bir şey gelmiyor ninnileri ile avunarak kopyalanmış günleri, rutinleşmiş geceleri tüketen bir acayip varlık olmuş, dünyayı bitirmeye, kemirmeye, bu uğurda tam yolla ilerlemeye devam ediyor.

Gezegenin efendileri tarafından etrafımıza koza gibi örülen bu kara, bu pis, bu ben merkezli düzeni algılayıp, mücadele eden, baş kaldırıp onu terk etmeye çabalayan, sadece Mevlana’nın dediği gibi bir “hiç” olmaya çalışan ve kendini hiçbir şey için küçültmeyen, küçülttürmeyenlerin peşine de sanki görünmez Erinyeler ( Eski Roma mitolojisinde mevcut kurulu düzenin dışına çıkmaya çalışanları acımasızca ve merhametsizce cezalandıran uğursuz, karanlı, korkunç varlıklar ) düşüyor.

Elinize aldığınız dergilerde, televizyon ekranlarında, radyo reklamlarında, şehirlerdeki ilan panolarında hep aynı tema işleniyor kara mizah gibi ;

“Şehirden kaçış”… Yaz ya da kış aynı cümle.

Neden kaçılıyor buralardan ki? Bunca yapılan edilene karşı insan gibi yaşanamadığından mı? İçi dışı bir olmayan adamların etrafta dolanması mı rahatsız ediyor? Bir yaşam, uğrunda feda edilirken bu metropoller için niye insanlar kaçış kaçış?

Nefes almak, kafa boşaltmak, stres atmak, yaşadığının farkına varmak, cennette vakit geçirmek, dingin bir hafta sonu, yaşamı keşfetmek…
Vaatler böyle sıralanıyorlar…

Demek evrimleşerek dünyanın efendisi ünvanını alan insanoğlu nefes alamayacağı kentler yaratmış, soluksuz kalmış buralarda. Kafasını gereksiz onlarca şeyle doldurmuş, yer kalmamış düşünmeye, anlamaya, farkına varmaya ve gerçeklere. Sanal dünyayı kendi elleri ile gerçek hayatının yerine koymuş, koyuyor. Ömrünü bitirirken gün be gün omuzları hep stres yüklü.
Öyle fazlalıklar, öyle taşınamayacak yükler var ki sırtında. Ağırlaşmış, ağırlıkların altında ezilmiş, büzülmüş. Sinip pısmış. Ve sonunda pes etmiş. Gerçekte boşa harcadığı zamanı yaşamı olarak kabullenmiş. Tükettiği ömrünü hayat sanarak.

Günlerini neler olup bittiğinin idrakına varmadan, hiçbir şeyin farkında olmadan, fark yaratamadan ve fark edilmeden karanlık ve kuytu köşelerde bitiriyor.

Öyle bir hale gelmiş ki yaşamı, soluk alıp vermek den ibaret hayatı olanlarımız bile var. Tüm gördükleri ve yaptıkları bu dünyadaki varlığını ona cehenneme çevirmiş. Cennete kaçış reklamları ondan …

- Nasılsın?
- Koşturuyorum…

Her gün milyonlarca insanın birbirleri ile konuşurlarken sarf ettikleri iki kelime.. Nereye koşuyorsun ? Kimi koşturuyorsun ?
Nasılsın diye halini soran birine verilen bu cevap aslında ne kadar acz içinde olduğumuzu gösteriyor hepimize… Koşturuyorum ?!

Bu cevap gerçekte hayatı ıska geçiyorum demek. Iska …

Yanımda, yanı başımda bir yaşam var. Güzellikleri, sadelikleri, basitlikleri ile dolu dolu harcanacak, sevgi ile vicdanla, hürmetle zenginleştirilecek bir büyük kozmik piyango çıkmış hepimize. Var olmuşuz. Kolay mı bu ? Bu kadar basit mi ? Can bulmadan önceki son birkaç saatte bile 5-6 milyar ihtimalden biriyiz sadece. 6 milyarda bir ! Dünyadaki insan sayısı bu kadar. Büyük dünya lotaryası olması ve çekilişte senin kazanman gibi bir şey. Bu da son virajda aldığımız yol sadece.

Can bulmak, var olmak, kozmik piyangoyu kazanmak için atalarının, genlerinin verdiği ve milyarlarca yıldan süzülüp gelen o büyük, o ihtişamlı mücadele başlı başına zaten bir mucizenin ta kendisi. Hesaplamaya kalksak var olabilmek için belki 10 üzeri 10 da bir ihtimalin var. Birde sağlıklı olma ihtimalini de ekle ki işin ne denli çetrefil olduğunu ve boyutlarının birden çok olduğunu anlarsın.

Bu büyük yaşam piyangosunu, kozmik torbadan çıkarmışsın ama aklın hala çuvallar içersinde. Ve cevap veriyorsun ; Koşturuyorum. Öyle mi ?!

Aslı koşturuluyorum olmalı. Egemenlerin elinde oyuncak haline gelmiş Erinyelerden köşe bucak kaçan, ayakları prangalı ego forsası olmuş haberi yok.

Kürek çekiyorlar ıssız adalara. Bir somun ekmeğe, bir bardak suya talim ederek hem de. Ama farkında değiller. Koşturuyorlarmış…

Oysa nasıldı o güzel söz ;
“Ömür dediğin üç gündür. Dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür.”
Sadece bir tek gün yaşamak için Erinyelerin karanlık korkuları ile yüzleşmeden korkak bir adam olarak yaşamak hiç yakışık alıyor mu ademoğluna ?


Metropollerde yığınlar kendi aralarında yaşamın merkezinde yer kapmak için amansız, izansız, kuralsız, bir pis, bir balçık, bir iblis, bir aşağılık savaşa girişirler her yeni doğan günle birlikte yeniden, yineden…
Gözler mıhlı, vicdanlar sönük, akıllar hain, kelimeler insafsız, yapılanlar ahlaksız, vahşiden de öte bir berbat savaşa…
Kimse çemberin dışında kalmak istemez. Merkez kaç kuvvetine kapılıp sürüklenmek istemez. Hedef onikidir. Merkezdeki göz kamaştıran zenginlik, ama bir o kadar yalnızlıktır.

Bu gri tonlar barındıran merkezde değil de yaşamın kıyısında, mavi sahillerinde, beyaz kumsallarında, sarı atmosferinde olmayı istemek, başkalarından hep uzak kalmak, bu hin savaşa bulaşmamak, hayatın kumsallarında gezinmek istemektir asıl olan.

Merkeze ulaşmak ve orada takılı kalmak her şeyi duyup, her şeyi görüp ve olan biteni anlayıp bitkisel hayatta olmak gibidir.
Eski Hint inanışı “Azla yetinmek zorunda kalmak, bir nevi fakir olmak insana verilmiş bir ödüldür” der.

Mevlana ise “ Fakirim gönlüm zengin, zenginim aşkım fakir “ der.

Bu şayet aklını kullanabiliyorsa ona kozmik piyangodaki büyük ödülün ne ya da neler olduğunu bulmak için arayış kudreti verir. Peşine düşme gücü verir. Hayatın başka bir tarafını görebilme yetisi verir. Yığın değil birey, bir noktadan ibaret merkez değil uzunca bükülmüş bir yoldan ibaret çevre olduğunu anlatır. Kapsanan değil kapsayan olduğu gerçeğini belirginleştirir. Merkezin kıpırdayamayacağını ama çevrenin büyüyüp gelişebileceğini öğretir.

Çevrenin genişlemesi ile ancak hayat denen dairenin içine alabileceği şeylerin artacağını gösterir.

Eski Mısırda ölmek üzere olanlara tek bir soru sorulurmuş.
“Yaşadığın ve bitmek üzere olan hayatından keyif aldın mı ?”

Günümüz “koşturan” insanının bu soruya cevabı ne olabilir ki ?
“Koşarken bir şeyler gördüm ama duramadım” mı?

Var olmak için hiçbir şey yapmadığını, basitçe bu dünyada ki yerini aldığını sanan koşturan adam keyif almayı nasıl becerebilir ? Kafası, yüreği, bileği güçlü olmadan, Erinyelerden korkmadan, farkına varmayı beceremeden, merkezden kaçmadan nasıl hayattan keyif alabilir ki ?

Bunlar için değil, geçici sahiplenmeler peşindeki boş ruhlu insanlar ne hayatı anlayabilirler ne de bu piyangonun ödülünü kavrayıp keyifle yaşamlarını sürdürebilirler ? Kozmik piyangonun ödülü bize bahşedilen hayattır. Ama bu ödül öyle kolayca harcanacak ve bitirilecek bir ikramiye değildir.

Egemenler insanların küçük şeylerden mutlu olacakları hayatları hazırlayıp, paketleyip koyarlar önlerine. Oysa yaşam görkemlidir. Yaşam büyüktür. Yaşam haşmetlidir. Bu dürtü her şeyi her yeri ezip geçecek güce sahiptir. Yaşam eksi sonsuzdan gelmiştir ve artı sonsuza gider. Durdurulamaz…

En iyi şaraplar toprağı az, taşı çok, az yağış alan, çok rüzgarlı yerlerde yetişmek için mücadele veren üzümlerden olurmuş. Aroması ve renkleri eşsiz şaraplarmış bunlar. Tatları olağan dışıymış.
Var olma mücadelesini verirken bir damla suyun, bir karış toprağın, bir sakin havanın önemini, değerini bilen asmalar, inatla ve azimle koruk olurlar, aromalarını özenle oluşturup harika birer şaraplık üzüm olurlarmış.

İnsanlar tam da üzümler gibidir. Beyaz, sarı, kızıl ya da siyah.
Mücadele vermek, biraz toprak, bir yudum su, içe çekilen bir temiz nefes ve bir tatlı esen meltem değimlidir ihtiyacımız olan. Bizi biz yapan bunlar değil midir ? Böyle insanların yaşam aroması tatlı, sohbetleri lezzetlidir.
Toprak ananın cömertçe verdiği meyveler, her gün muhtaç olduğumuz bizi diri tutan su, nefes alıp verdiğimiz yaşamımızın kaynağı soluduğumuz hava değil midir esas olan.

Kızılderili reisine sormuşlar ; “ Beyaz adam nasıl akıllanacak?” diye
“ Son ırmak kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak” diye cevap vermiş.

Siz hiç okyanusun ortasında günlerce rüzgarsız kaldınız mı ? İnsana sonsuz gibi büyük görünen mavilerin, lacivertlerin içinde kendinizi sıkışıp kalmış hissettiniz mi hiç ? Yelkenlerinizi full arma da yapsanız birkaç metre dahi gidemeden günler geçirdiniz mi ? Peki neden kendinizi Kızılderili reis gibi hissettiniz o zaman ? Kendinize yoksa “ Para kaç knot eser ” diye mi sordunuz ?
Paranın yenemeyecek, esemeyecek bir şey olduğunu o zaman mı anladınız ?
Kendinizi merkezde küçücük mü hissettiniz yoksa ? Çevreye bakıp sınırlarını göremediniz mi ? Çok uzaklardan gelecek bir esintiye muhtaç olmanın nasıl bir şey olduğunu o vakit mi anladınız ?

Evrim aklımıza yatırım ve yığınak yaparak bize kötülük mü ediyor acaba ? Bir kedi gibi her şeyden habersiz, basit ve mutlu yaşam süremez miydik ?
Beynimiz binlerce yıl içinde gelişerek ve evrilerek önce bizi hayvanlar aleminde en üste çıkarmış, sonra hayvanlardan da ayırıp bambaşka bir varlık haline getirmiş.

Hayvanların sahip olduğu gibi ;

Dişlerimizde zehrimiz yok ama laflarımız zehir akıtıyor insanların akıllarına.
Hızlı koşamayız ama bir tuşla Marstaki robota adım attırıyoruz.
Pençelerimiz yok belki ama bir emirle ülkelere bile silleler atacak haldeyiz.
Uçmak için kanadımız yok fakat kolunu kanadını kırıyoruz bombalayarak şehirlerin.
Duramayız su altında birkaç dakikadan fazla evet ama nükleer denizaltılarımız dalarlar binlerce metreye bomba fırlatmak için dünyanın dört bir köşesine.

Postumuz yoktur soğuklardan koruyacak ancak posttan da kalın kösele derimiz hissizleşmiş,duyusuzlaşmıştır ne yazık ki..
Ne dişlerimiz vardır nede pençelerimiz gelgelelim dünyaya öyle bir el atmışızdır ki kene gibi emeriz.

Velhasıl aklımız açığımızı kapatır da artar bile. Hatta öylesine artar ki zevk için öldürür, keyif için yok ederiz. Lüks için katleder, güç için mahvederiz.

Bazı şeylere ramak kalmıştır, arkamızı döner ve beynimizin gücüne güveniriz.
Yaşam, basitçe söylersek hayatta kalma mücadelesidir. Bu mücadele elbet adil değildir. Av ve avcı hep olmuştur ve olacaktır. Ama yine de bu savaşta hiçbir tür kendi türüne ve yaşadığı mavi gezegene insanoğlu kadar zarar vermemiş tahrip etmemiştir.

Başta metropoller insanlıktan çıkmış başka bir şeye evrilmek üzere olan varlıklarla dolup taşmaktadır. Atmosfer kurşun gibi ağırdır artık buralarda.
Nefes almak zorlaşmıştır. Hayatta kalma mücadelesi çirkinleşmiş, küçücük merkez istilaya uğramış, çevresinde mağlup yığınlar doluşmuştur.
Tüketilip yitirilen günler karanlık ve acı doludur.

Erinyeler her yerdedir. Baş eğenler çoğunlukta, korkaklar iş başındadır.
Ve en kötüsü farkına varan yoktur. Ne güneşin sarısı ne ayın beyazı ne de Venüs’ün parıltısı aydınlatamamış yol gösterememiştir karanlık dünyasına insanın.

Postu yüzülen ve posası çıkarılan milyarlar kaybettikleri ruhlarının peşine düşecek gücü bile bulamazlar. Kilitlenmiş akıllarını yeniden açacak anahtarları yapacak anahtarcı da yoktur. Olan anahtarlar da rüzgarsız dev okyanusların dibine atılmışlardır. Onca yükten onca basınçtan daha dibe varamadan zerreye dönüşmüşler ve belki de yok olup gitmişlerdir.

İşte insanoğlunun çektiği ızdırap budur. Algıdan yoksun, anlamaktan uzak, bilmekten ırak sürü gibi yaşamak zorunda kalmak. Hem de Erinyelerin cirit attığı sokaklarda, caddelerde, metropol meydanlarında ve koca apartmanlarda.


Ben böyle bir şehirde doğdum, büyüdüm, yaşadım. Erinyelerin gölgelerinin altında, merkeze koşan insanların itiş kakışlarının ortasında.
Paraya tapanların ayinlerinin mum ışığında. Kopyalanmış insanların karbon kopya hayatlarının yanı başında. Ama bir gün bir şey oldu. Evrilmekte olan aklımın kopyalanmalarının birinde bir hata oluştu. Büyük ve tersinir olmayan bir mutasyon oluştu. Makas değişti. Şifre kırıldı. Kod yeniden yazıldı. Beklenen eşleşme sağlanamadı. Evrim çizgimde kırılma yaşandı. Kromozomlar kuzeye çekilmediler. Mayoz ya da Mitoz bölünme gerçekleşmedi hücrelerimde. Eski DNA mın kendini kopyalama isteği reddedildi.

Kopya insan olarak hayata devam etme kararı iptal edildi. İçimde bir güç, muhtemelen ben, bütün bunları yaptı. Ve dönüşüm başladı. Bazı şeyler tetiklendi.
Sorgu ve yargı süreci başladı. Sanık bendim. Tanık da. Hakim, savcı aynı benlikteydi. Kendimi avukat tayin ettim. İddianameyi, ben yazdım.
Suçlamayı da yine ben yaptım. Savunma işin en zor kısmıydı. Deliller o kadar çoktu ki, savunulacak bir yeri yoktu. Savunamadım haliyle. Beraat etmek imkansızdı. Sonunda Ben kendimi mahkum ettim. Hem de tek celsede. Kararı açıkladım : Gidecektim. Kızılderili’nin ülkesine, Erinyelerin uzağına, çevrenin akıcılığına, yaşamın kıyısına, piyangonun çekilişinin yapıldığı yere, hepsi hepsi bir gün olan ömrü yaşamaya, Bilardo masasındaki hayat topunu ıska geçmeyecek bir ıstaka bulmaya … Karar buydu. Gidiyordum. İstila edilmiş şehirden kaçmaya. Temyiz süreci olmayan bir acil nihai karardı bu hem. Hemen uygulanacak bir büyük karar.

Ama nasıl ve nereye gidecektim ?

Ben ben olalı, çocukken dünyadan, hayattan bir haberken, geleceği,yaşamı ciddiye almaz, enine boyuna düşünmezken hep bir tek şeyin peşinde olmaya çalıştığımı ,ona yakın,ona sıcak olmaya uğraş verdiğimi , onunla olmak için ufacık dünyamda azıcık gücümle çabaladığımı hatırlıyorum.

Bir insan, daha küçük bir çocukken neden bir şeyin peşine tutku ile düşer?

Mitolojik denecek kadar eski, antik çağlardaki deniz kıyısındaki kentler, tarihi harabelerdi peşinde olduğum ta o zamanlardan beri. Kendimi en fazla oralarda dolanırken, oralardaki havayı ciğerlerime çekerken huzurlu ve mutlu hissederdim. Aidiyet duygum kabarır, o yerlere ait olduğumu iliklerime kadar yaşardım. Oysa ne mitolojiden, ne Zeusdan, ne antik Anadolu kentlerinden, ne Pers istilasından ne Spartalıların savaşkanlığından ne Troya’nın bir güzel kadın yüzünden mahvolmasından, ne Akhalardan ne Dorlardan ne İyonyalı Homerosdan ne İlyada destanından ne Foçalıların denizciliğinden ne Efes antik şehrinden, ne Halikarnas Balıkçısının romanlarından, hikayelerinden, ne Yılan başlı Medusadan, ne Tanrı Adonisden, ne bu toprakların bin bir çeşit hikayelerinden ne de Likya kaya mezarlarından haberim vardı… Peki o zaman neden öyle hissederdim ?

Eskiye özlem mi? 9-10 yaşlarındayken mi ? Ailemde ne arkeolog ne antropolog, ne de tarihçi vardı.

Sebebi genlerimde yazılı yüzyıllardan süzülüp gelen ve babadan oğula aktarılan şifrelenmiş bozulmadan kalıtılmış bilgilerdi. Ben Anadolu milletlerinin torunu bir çocuktum. Belki Hitit belki Frig. Belki İyon belki Likyalı. Azıcık Karia, biraz Dor belki. Yada Türk. Veya Miletoslu.
Ama bu toprakların evladıydım. Denizleri ve Egeyi evi bilmiş halkların belki 5000 sene sonra dünyaya gelen evladıydım. Ege, Akdeniz ve tarihi kentler ve mitoloji beni hep kendine çekiyordu ta o zamanlardan.

Peşine düştüğünüz şeye düşmenize dair ya inanırsınız ya muhakeme edersiniz ya da kanıt gösterirsiniz. Kanıtım yoktu elbet. O yaşlarda muhakeme edecek bilgi birikimim ve analiz kabiliyetimde. İnanmak ise başka bir mecra. Ama yinede ben kendimi Egeye ait hissederdim.
Oralarda olmak bana iyi gelir beni çok mutlu ederdi.
Çocukluğuma dair en iyi hatıralarım ya akrabalarımızın olduğu, Çanakkale-Troya’ya ve Efes’e yaptığımız yolculukta ya da İstanbul’daki sarayların müze bölümlerine ve doğrudan müzelere düzenlenen gezilerde idi.

Antik çağa ama aynı zamanda bana da ait bir şeyler arar gibiydi gözlerim, dokunduğumda taşlara, heykelciklere, mermer sütunlara bir ipucu bulacakmışım gibi gelirdi. Kap kaçakları gördüğümde toprak altından çıkan
bir anıya rastlayacakmış gibi heyecanlanırdım hep. İçimdeki genler coşar, tanıdık bildik bir şeyler görmüş gibi sevinirdim.

Ve denizler… Bostancıdan Büyük Ada ya, Kabataş’tan Çınarcığa, Karaköy’den İzmir’e, Eceabat’tan Çanakkale Kordona, ya da İzmir’den Kuşadası’na…

Bindiğimiz vapurların arkalarından saatlerce mavi denizin dalgalarını, vapurun köpüklerini ufukta kaybolan karaları seyreder, denizin kokusunu
İçime çeker ve denizin sesini dinlerdim yaslanıp korkuluklara.
Evimize döndüğümüzde ise denizleri özler, denizlere yakın olduğumuz zamanlarda ise denizi özlemeyi özlerdim.

1976-1979 Kumburgaz’da geçen harika yazları hatırlıyorum. Evimizin balkonundan Marmara’nın mavi sularına bakıp yaşadıklarımı.
1984-1986 da ise Çınarcıktaki unutulmaz Poyraz fırtınasını. Dalgalar sahilden geçip, caddeyi aşıp, karşı kaldırımda yürüyen insanların üzerlerinde patlıyor, gökten iri iri dolu damlaları son sürat aşağıya iniyor, yıldırımlar kalın ve şiddetli çakıp gözümü kamaştırıyorlardı.
Üstü açık yazlık sinemadaydık fırtına patlak verdiğinde. Gece saat 10.00 civarıydı.
Sinemadaki makinist filmi durdurmak zorunda kalmıştı. Sokaklarda keşmekeş ve endişe varken ben denizlerin köpükler içinde kabarmasına, gökyüzünün bağırış çağırış beyazlara bürünmesine ve rüzgarın belki de 50 knotlara kadar çıkıyor olmasına keyiflenir, doğanın gücünü hayran hislerle seyrederdim.

Para kaç knot esince bu kadar güzel görünebilirdi ki insana ?

Annem ve babam bir an önce eve ulaşmaya çalışırlarken beni elimden tutup sürüklerlerken, ben sokakta kalıp fırtınanın içinde, fırtınanın bir parçası olmayı isterdim.
Hayatın bu tarafı beni keyiflendirir mest eder dururdu çocukken.

Hayat denilen süreç bir kapının açılması ile kapanması arasındaki geçen süre aslında. Kapının nereye açılacağını, ne kadar aralanacağını, ne kadar açık kalacağını, o kapıdan geçerken olacakları ve kapının ne zaman kapanacağını bilemeden açıp içeri girdiğimiz ve yüzümüze çarpılıncaya kadar geçmeye çalıştığımız kısacık bir an.

Yaşamak sahne perdelerinin açılması ile kapanması arasındaki 3 perdelik bir oyun. Birisi sahne diyor, zamanı ve mekanı kendisi seçerek. Senaryosunun ana hatları yazılmış oyunu oynamak üzere açılan perdelerin ardında, sahnede bazen ürkek bazen şaşkın bakışlar fırlatarak salona, kendi oyununuza dahil olmayan sahnenin dışındaki oyuncularla göz göze nefes nefese oynuyoruz hayat oyunumuzu.

Farklı senaryolarda başka başka roller ve kostümlerle.
Bazen rol arkadaşınıza sırtınızı dayayıp ondan adı gibi arka-daş olmasını bekliyoruz sahnede. Ona güvenip düşmana kılıç sallıyorsunuz. Bazen onu oyundaki canavarlardan kurtarmak için olmayacak riskler, bin bir türlü zorluklarla mücadele ediyorsunuz tozlu sahnelerde.

Birinci perde bitip de fuayede nefeslenirken göz göze gelip gülümsüyorsunuz ona.
Ama İkinci perde açılıp da başka rol ve kostümle bu kez elinizde kılıç kellesini almak için karşısına dikiliyorsunuz. Sahne aynı sahne, oyuncular, seyirciler, mekan aynı. Ama zaman ilerlemiş, zaman farklı. Senaryo ilerlemiş replikler değişmiş. Bir kez daha perde denmiş oyun kaldığı, aslında kalmadığı hiç olmadığı yerden devam etmiş. Arkanızı emanet ettiğiniz o, kellesini almak istediğiniz “o” olmuş. Bakışlar, sözcükler, ortama yayılan elektrik değişmiş, farklılaşmış.
Oyun içinde oyun başlamış. İlk perde artık çok gerilerde kalmış. Sonraki perdede rüzgar sertleşmiş. Estikçe esmiş, önce halatları, sonra yelkenleri parçalamış ve ardından direği yerle bir etmiş. Sahnede beraber yol aldığınız tekneyi neredeyse alabora edecek.
Var olmak. Bir kapı aralanması kadar bir süre için. Üçüncü ve son perdeyi beklerken. Final sahnesi hepimiz için aynı olan o son perdedeki son sahneyi beklerken.

Ve kılıç iner…
Ve gözler kapanır…
Ve artık kıpırdamaz…
Ve artık huzur içindedir…
Ve ölür…

Budist bir rahip ölüm döşeğindeyken öğrencisi baş ucunda çaresice “ Ama sizin yaşamanız gerekti hocam” der. Rahip gülümseyerek öğrencisin yüzüne bakar; “Yaşadım ya.”

Sheakespare bir oyununun finalinde güneş batmayan büyük Britanya imparatorluğunun yüce kralı için “ O öldü” der. Ne abartılı betimlemeler, ne gereksiz sıfatlar, ne yüksek perdeden tanımlamalar, ne de ağdalı bir dil.
Sadece “O öldü.”

Geride değecek bir yaşam bırakan insanlara söylenen son sözlerdir bunlar. Kendisi ya da dışarıdan birisinin sözleri.

Son perde gerçekten bir sondur. Kapının kapandığı, perdelerin indiği, rollerin son pasajlarının okunduğu, sahnenin boşaldığı, oyuncuların ve seyircilerin çekip gittiği sondur.
Senaryonun son sayfasındaki son replik söylenir ve kapı çarpılır.
Ve perde iner…

Oyunu oynayan bunu bilir. Ama rolüne sadık kalır. Dışına çıkmaz, çıkamaz. Çıkarsa bu evrensel tiyatroda kendine rol bulamaz sanır.

Üçüncü perdede her şeyin sona ereceğini bilen aktör yine de kılıcını indirir. Bir başka oyunda kendi başına da kılıç inebileceğini bile bile hem de.
Biraz daha şanslı olanlar kendi senaryolarını kendileri yazarlar. Yazar ve oynarlar.

Perdeler inene dek başımız dik, kılıcımız elimizde olmak isteriz.
Kırıp dökmek, kelle almak besler kimimizi. Kimimiz kılıç darbesinde bitkin düşeni yerden kaldırarak alır yaşam enerjisini.
Çokları, geriye baktığında kapı çarpıldığında olup biteni anlayamaz. Sadece dağıtılan rollerden kendisine düşeni oynayabilmiş ve sahnenin dışındaki hiçbir şeyin farkına varamamıştır. Ne acı! Ne hüzün! Ne yazık!

Üstelik son perde inerken içimizden bir çoğu alkışları bile duyamazken…
Biz de öyle yapmıyor muyuz?
Yaşadığımız her gün yeni bir oyundur ve perde açılınca hiçbir şey önceki günkü gibi değildir… Erinyeler insan aklına gölge düşürmek için dolanıp dururlar. Hayatı perdenin arkasındaki gölge oyununa çevirmek için kurulan düzenin bekçiliğini yaparlar. Oysa oyun başka oyundur.

Filozofa “ Filozof nedir ki? “ diye sormuşlar.
“Oynanan büyük oyuna dahil olmadan yaşayandır” demiş.

Oyunu yazanlar ve yönetenler milyarlarca figürana bu sefil oyunlarını her gün sahne diyerek yeniden ve yeniden oynatıp dururlar.
Oysa içimizdeki var olma gücü aslında kendi senaryomuzu yazıp kendi hayatımızı yönetmemize yeter. Yapılacak yegane şey kafamızı kaldırmaktan ibarettir.

Hayatınızı içinizdeki tüm taleplere evet diyerek yaşamak için bir şeyler yaparsanız, karma gerisini zaten halledecektir. Karma bu demektir. Hepimiz bir tek koca bütünün parçasıysak ve bir gün Big-Bang den çok sonra yeniden birleşeceksek, önce eşitlenmemiz gerekir.

Yeryüzündeki kendimize uzaya çıkarak tepeden bakmak gerekir. Bakmak gerekir çünkü ne olduğumuzu ancak böyle ayırt edebilir ve günü geldiğinde o devasa bütünün bir parçası olabilmeyi umabiliriz. Önce kendimizi tanıyarak. Ve aşağılarda olan bitenlerin aslında hiç de öyle ahım şahım şeyler olmadığını anlayarak ve aklımızı ve egomuzu sakinleştirerek.

Yoksul, perişan ve aç bir kadın kucağında tek varlığı çocuğu ile yürürken
Birden bir ses duyar. Sesin geldiği tarafa birkaç adım atınca büyük bir mağara görür. İçerden gelen sese biraz daha kulak verir ;
“Birazdan bu mağaranın kapısı kapanacak ve sonsuza dek açılmayacak. Kapı kapanana kadar ne istersen al. Ama sakın en önemli şeyi almayı unutma”

Bu sözler hem merak uyandırır hem de heyecanlandırır kadını. Kadın kucağında sıkı sıkıya tuttuğu evladı ile mağaraya girer ve biraz ilerleyince donar kalır. Her taraf altın, elmas ve para doludur. Büyük bir telaş ve heves ile alabildiği kadar alır hepsinden. Ceplerini doldurur. Ve kapı tam da kapanmaya başlayınca hızla kendini dışarı fırlatırcasına atar ve yere yuvarlanarak durur.

Gözleri etrafına saçılan hazinelere bakarak ışıldar. Dudaklarına yıllar sonra ilk kez gülümseme gelir. Kendini güçlü ve iyi hisseder. Ama birden dehşet içinde kalır. Nefesi kesilmiştir. Hazineyi toplamaya çalışırken oğlunu kucağından indirmiş ve kapı kapandığında onu içeride unutmuştur. İçi acı ile dolar.
Çaresizce kapıya koşar. Defalarca açmaya çalışır ancak başaramaz.
Fakir ve evladı kucağında bir anneyken, zengin ama evladını karanlıklar içinde tek başına yapayalnız bırakmış bir yalnız kadındır artık.
Bu havadan gelen yapay ve hak edilmemiş zenginlik elbet uzun sürmeyecektir. Ama yüreğindeki acı ve azap yaşamının son anına dek içinde kalacak ve onu mahvedecektir.

Ömrünün madde peşinde koşarak geçiren, para kazanmak için tüketen insanoğlu önemli onca şeyi hep pas geçer. Değerli taşlar için oğlunu yitiren o kadın gibi, kazanç ve sahip olma hırsları arasında eriyen insan da aşklarını, sevgilerini, yakınlarını, dostlarını, sağlığını, vicdanını ve en önemlisi hayal kurma yeteneğini yitirir.

Hangimiz çocukken hayal kurmadı ? Onca oyunlarımız ve hayallerimiz çocukluktan öteye geçemedi ne yazık ki? Hangimiz hayallerinin peşinde koştu büyüdüğünde ? Kaçımız başardı ? Erinyeleri kaçımız yere serdi ?

Gerçek şu ki ; Hayat bizi çok zorlamaya başladığında hepimiz pes ettik. Direnenlerin de dirençleri çok geçmeden kırıldı.
Oysa hayat ne kadar zorluyorsa sizi o kadar umursuyor demektir bu.
Esas kötü yaşarken bu hayatı kimse sizi uyarmıyorsa o zaman ümidi kesmek gerekir.

Yolumuzda beliren engeller, bizi yoldan çıkarmak ya da geri döndürmek için orada değillerdir. O yoldaki yolculuğumuzu sürdürmeyi ne kadar isteyip istemediğimizi sınamamız için oradadırlar.

Yolculuk en nihayetinde alınmış tek yöne gidiş biletidir. Dönüşü hiç olmayacaktır. O zaman yollar çatallaştığında ve seçmek zorunda kaldığımızda seçimi biz yapalım, başkaları değil…

Para esse esse kaç knot esebilir ki yüreğimizin fırtınalarının yanında…


CENK SAHIN
[email protected]
 


Yazarın diğer yazıları:

Baharı beklerken
Yana yana
Ateşler Denizi
Cehenneme ateş taşımak
İhanet
Yaz bitiyor denizim
Maviye büyük kaçış
Halikarnas Balıkçısı 123 yaşında
Kehanet Dalgaları
Para kaç knot eser ?
Hep gitmek istedim
Anadolu'nun Avukatı
Ekim Denizci'nin Hüznüdür
Denizci'nin Kafdağı.. Ufuk Çizgisi...
Oksimoron Hayatlar
Ramaklar kalırken
Denizi olmayan kaptan... Yıl 2410
Sadun Boro sayesinde
Uzak denizlere gidenler neden geri dönerler ?
Balıkçı Memleketten ayrıldı
Temmuz 1910, 100 sene evvel bugünlerde...
Şehir Gangavaları
Cengogenes'in Mıknatıs Koyları
Maviye rastladım ama kart görmedim. Ne sarı ne de kırmızı ...
Başlarken

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri