Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Karanlık derinlerde tek başına kalmak...

Öylece kalakalmıştım. Güvertede geçirdiğim onlarca gecenin hiçbiri bu kadar kara, bunca zifir olmamıştı. En bulutlu, en karanlık gecelerde bile dağların siluetlerini, tepelerin çizgilerini görürdüm hep. Onca bulutun içinden uzaklardan gelen bir yıldızın ışığı kaçar da gelirdi teknemize. Hiç böyle kapkara, hiç bunca simsiyah olmamıştım. Oysa şimdi burada gözlerim kapanmış, katranların içine düşmüş gibiydim. Ne bir karaltı ne de bir ışık. Sadece mutlak ve her yanımı saran, aklıma ve yüreğime hükmeden, beni gitgide çevreleyen bir saf karanlık. Her yer, her şey kaybolmuş, yok olup gitmişti etrafımdan. Sanki uzayın o dev kara deliklerinden birinin içine çekilir gibi kayıp gitmekteydim yavaş yavaş.

Kara bir büyü yapılmış gibi kanım çekiliyor, kara talih kuşlarından milyonlarcası kanat açmış üzerime geliyordu tek bir ses çıkarmadan. Kara kış kadar soğuk sarmalıyordu çevremi bu karanlık. Uğursuz kara trenlerin getirdiği felaket doluydu sanki dört bir yanım. Bakışlarımı bir o tarafa bir bu tarafa çeviriyor, çaresizlik içinde kıvranıyor ufacık bir ışık kırıntısı, minik bir parıltı arıyordum. Ne kendi bedenimi, ne de teknemizi görebiliyordum. Kıpırdayamaz olmuş, takati tükenmek üzere öylece duruyordum olduğum yerde, dipte…

Adım çıkmıştı arkadaşlar arasında. Mitolojik hikayelere, tanrılara, tiranlara bu coğrafyanın antik tarihine meraklıyım diye. Bütün Mitolojik tanrılarının isimlerini ezbere bilirdim. Öyle Anadolu, Helen, Mezopotamya fark etmezdi. Çocukluktan gelen, içimde bulduğum bir şeydi bu.
O mitolojik hikayelerin içindeymişim gibi, antik hikayeleri yaşamışım gibi.
Antik kentlerin yerlerini bilir, olur a onlardan birinin kuytusuna köşesine demir atacak, alargada geceleyecek olsak hemen karaya çıkar gezer tozar, binlerce yıllık taşlara, yapılar dokunur dururdum. Reis hep çıkışır “ Oğlum sen denizci misin, seyyah mısın nesin?” der dururdu hep.

Herkes yavuklusuna mektup yazarken, ya da sigarasını tellendirirken bir köşede teknede, ben hep kitap okur, kitap karıştırırdım. Yevmiyemin bile çoğu kitaplara, dergilere giderdi. Okuduktan sonra kitapları bir çırpıda,
türlü türlü düşüncelere dalar, bazen Ege’nin ufuklarına, bazen Akdeniz’in enginlerine, çokça da göklerin sonsuzluğuna dikilir gözlerim, takılır aklım, dalar giderdim saatlerce… Reis usulca dibime kadar gelir, sanki koca bir bukina öttürür gibi gürlerdi. “ Oğlum, ufuklara değil derinlere dalacaksın derinlereee”

Ya şimdi? Ne ufukların, ne de göklerin mavisi vardı burada. Sadece üzerime çökmüş koyu bir karanlık, viskoz bir gece.
Daha birkaç saat önce turkuaz olan bu sular nasılda karaya çalınmıştı hızla. Reis ben dalmadan buralara, ufalayıp atmıştı denizin payı bayat ekmeği mavilere, duasını etmişti göklere tayfalarını almasın diye.
Gün boyu bereket fışkırmış, apoşiler dolup taşmıştı. Her “yukarı çek” komutu ben duymasam da güvertede naralara ve sevinç çığlıklarına sebep olmuştu. Apoşi kaç kez doldu kaç kez boşaldı sayamadım bile. Bazen etrafımı çeviren lahoslar, yanımdan sessizce geçen carettalar, kaya ovuğundaki evinden beni dikkatle izleyen mürenler, salınarak dans eden ahtapotlarla ne de güzel vakit geçirmiştim halbuki… Üzerimdeki skafandere garip garip bakarlar, miğferimim üzerindeki üç küçük pencereye kadar yaklaşırlardı içlerinden cesur olan orfozlar.

Derinlere indikçe maviye dönüşen turkuazı seyre dalmış, daha da aşağı inince maviden laciverte çalan derinlerde sarhoş olmuştum. Çokları gibi şikayetçi değildim hiç buralara inmekten buraları yaşamaktan. Ben karada nefes alamayan, zorlananlardandım. Mavilerin üstünde ya da içinde olayım yeterdi bana. Yaşam demek mavi demekti benim için. Sepetlere doldurduğum süngerler ekmek param, yaşadığımın gerisi ise gönül yaramdı.

6 ay denizde kalıp, avlanıp geri dönüşü iple çeken arkadaşlarım, anasına babasına, yavuklusuna kavuşacakları için haklıydı elbet. Fakat ben geri dönüşleri sevmezdim. Tekneden, derinlerden, denizlerden ayrı kalacağım sadece kıyılarında volta ata ata birkaç küçük balık tuta tuta geçecek olan kışa teslim olmazdım hiç. Zaten bekleyenim, yolumu gözleyenimde yoktu ki. Yeniden denizlere açılıncaya dek sürecek o karanlık ve soğuk kış gecelerinden köşe bucak kaçardım. Ama şimdi burada 70 metre derinlikteki karanlıktan ve gittikçe hissetmeye başladığım soğuktan kaçamıyordum işte. Beni karalarda yakalayamayan siyah soğuklar burada enseme binmişti nihayet.

Tüm gün ne de güzel geçmişti oysa. Aklımızdan bile geçmeyecek kadar çok melatı yukarı göndermiştim. Son apoşiyi de yukarı verince artık dönüşe geçme, yukarı çıkma zamanım gelmişti. Zaten ben de hazırlanıyordum yükselmeye. O batığı görmesem, etrafına saçılan onca amforayı seçmesem ve tam da ortalarında yarısı kuma gömülmüş onunla göz göze gelmesem burada böyle simsiyah bir zamkla mıh gibi kalmayacak, onun gibi heykele dönmeyecektim.

Praksiteles onu çıplak yontunca, Kos adası ileri gelenleri reddetmiş ve doğruca Knidos’un en hakim tepesine yerleştirilmişti. Yüzlerce yıl sırf onu görmeye bütün Ege ve Akdeniz uygarlığı akın etmiş ve efsane öyle doğmuştu. Yıllarca sonra arkeologlar kazınca Knidos’u, heykeli bulamamışlardı. Sonra delik deşik ettiler Knidos toprağını. Lakin yine de bulmadılar onu. Louvre da yahut British Museum un mahzenlerinde gizlendiği söyleniyor, Bizans’a ( İstanbul’a) götürüldüğü ima ediliyor, buradaki yangınlarda harap olduğu ve kaybolduğu yazılıyordu kitaplarda.

Knidos Afroditi Praksiteles'in en meşhur heykeliydi. Praksiteles'in Kos adası halkı için yaptığı bu heykelin bir kopyası Vatikan Müzesi'nde sergileniyordu, okuduğumu hatırlıyorum. Bitinya Kralı I. Nicomedes çok beğendiği bu heykeli satın almak istemiş, karşılığında Knidos halkına, şehrin tüm borçlarını silmeyi bile teklif etmişti. Plinius'a göre, oldukça yüksek miktarda borcu olan Knidos halkı, heykele verdiği yüksek değer sebebi ile teklif reddetmişti.

Datça açıklarında onca dalışım vardı. Yanı başında, çevresinde dolanıp durmuştum demek ki yıllarca bilmeden. “Demek buradaymış ha! Demek bir şekilde bu tekne ile taşınırken burada, Knidos açıklarında batmış ve tarihe bir sır olarak gömülmüş” dedim kendi kendime. Bu muazzam bir andı. Tüm dünyanın yüzlerce yıldır aradığı Afrodit heykelinin kayıp başı 70 metre derindeki batığın ortasında yarı gömülü şekilde benden 5-6 metre ötede öylece duruyordu. Nereid kadar güzeldi. Bir tanrıçayla baş başa kalmıştım derinlerde.

Onlarca kopyası sergileniyordu ama bu heykelin gerçeği, ta kendisiydi işte. Bir şekilde dibe vurduğunda başı kopmuş ve kuma saplanmış olmalıydı.
Hava kararıyor ve yukarı çıkmam gerekiyordu artık. Yorgundum, çok acıkmıştım ve hipotermiye girmek üzereydim. Daha aksona yapacak ve kanımda kaynamaya meyilli azot taneciklerini yatıştıracaktım. Yıllar içinde bizim tayfanın en deneyimlisi ben olmuş, hepsinden daha çok kurallara riayet eder hale gelmiştim. Bu yaptığımız işin hiç şakası olmazdı. Ya disiplin içinde dalar çıkardın, ya da çıkınca vurgun yer sakat yada mefta olur giderdin bu koca mavi dünyadan.

Yukarıdan beni çekmeye hazırlanıyorlar, günü bitirmeye niyetleniyorlardı.
Birden hatırladım. Bu gün son gündü. Datça ve Knidos kıyılarına veda edecek yarın sabah Bodruma doğru yola çıkacaktık. Bir daha burayı, tam da bu noktayı nasıl bulacaktım ki ben?
Amerikalılar daha geçen yıl fezaya çıkmışlar, aya gitmişler, oralara bayraklarını dikmişlerdi. Amerikalı dalgıçlar gibi donanımız ve alet erdavatımız yoktu ki. Biz babadan kalma takım taklavatla ve reisin tecrübeleri ile seyirler yapan, dalışlar gerçekleştiren fukara süngercilerdik en nihayetinde. Öyleyse hava kararmadan mutlaka o başı kumların içinden çıkarıp almalıydım. Orada bırakamazdım bu güzel kadını… Yüzlerce yıllık karanlığına kayıtsı kalamaz, onu dipte yine hunhar karanlıklara terk edemez, yapayalnız bırakamazdım artık.

Hızla karar verdim ve yukarıdan apoşi istedim. Eminim şaşkınlık içinde kalmışlardı. Öyle ya şimdi başlasak hava karardığında anca çıkardım tekneye. Apoşi istemekte neyin nesiydi? Bu benim deli cesaretimden başka bir şey değildi elbet. Ama durumu anlatmak, 70 metre derinlerden imkansız, yukarıda olsam bile olanaksızdı biliyordum. Hem bizim koca reis dinler miydi ki beni. “ Nihayetinde taş oğlum” der geçer giderdi biliyordum. Onu durduğu yerden almak üzere hamle yaptım. Daha ilk adımı atmıştım ki yerimde zınk diye durmak zorunda kaldım. Bana bağlı halatları ve nefes borusunu merdaneye sarmaktan kısaltmışlardı. Birkaç saniye sonra da beni yukarı çekmeye başlayacaklardı. Ani bir hareketle apoşi isteyince muhtemelen kararsız kalmışlar, ne beni yukarı çekmeye başlamışlar ne de apoşi göndermişlerdi. Reis olup biteni anlamaya çalışıyor, baba yadigarı kum saatine bakıp ne kadar vakit daha beni aşağılara kor onu düşünüyor olmalıydı.
Kıpırdamadan 1-2 dakika kadar daha durdum aşağıda. Dalış saatim sürekli çık alarmı veriyordu. Sonra birden yukarıya çekilmeye başladım. Olamaz dedim, bırakamam onu. Mutlaka almalıyım. Madem apoşi göndermiyorlar o zaman ben elime alır, sıkı sıkıya tutar birlikte yukarı çekilirdik. Kararımı hızla verdim. Davrandım tüm gücümü toplayarak batığa doğru. Baktılar ben kararlıyım saldılar halatlarımla nefesliğimi.

Neredeyse varmış, sadece birkaç adım kalmıştı ona dokunmaya. Lakin birden gerildi halatlarım yine, yürüyemez oldum anice. Yukarı kafamı kaldırıp baktığımda gördüm onu. Muhtemelen gavur sahil güvenlik teknesiydi. Daha öne de böyle alttan görmüştüm. Oradan tanıdım. Bizimkilere aborda olmuş duruyor. Çocuklar halatımı sarkıtmayı durdurmak zorunda kalmışlardı belli ki. O kadar açılmış mıydık sahiden? Girmiş miydik Yunanın tarafına? Buralarda denizin neresi Türk denizi neresi Yunanın bilmek zordu valla. Ara sıra yunan tarafına geçerdik. Öyle zamanlarda yunan tekneleri kovalardı bizi hep. Belli ki bizimkilere kan kusturuyordu yukarıda bu gavur soyları! “Ulan Barbaros olacaktı ki, Turgut reis, Uluç kaptan olacaktı ki görecektiniz siz” diye geçirdim içimden. Koca Ege, bu kahpelere mi kalmıştı. Ahh ah ! Eski Türk gölü Akdeniz ağlıyordu halimize be!

Bekleyiş uzamaya, uzadıkça ben üşümeye ve nefes almakta zorlanmaya başlamıştım. Hava kararıyor, sular soğuyordu. Günler zaten kısaydı ve kış pususunda hazırdı. Güneş ufuk çizgisini terk ettiği an hava hızla soğuyor, zaten soğuk olan bu derinlikler hepten çekilmez hale geliyordu.
Ne heykeli kucaklayabiliyor, ne yukarı çekiliyor ne de kıpırdayabiliyordum artık. Oksijene aç, zorlanarak soluyordum havayı.

İş ciddileşmiş, durum kritik noktaya yaklaşmıştı. Gözüm yukarıda, aklım batıktaki Afrodit’in başında, çare olamadan kendime, öylece bekliyordum derinler içerisinde bir başıma…

Baş bodoslamasında kocaman bir Priyap olan teknemiz yukarıda öylece duruyordu işte. Priyap bolluk ve berekete işareti idi. Tıpkı bugün olduğu gibi yanındakilere bereket getiren Priapos gibi. Reis her seyre çıkışımızdan önce yanına gider, onu okşar ve dua ederdi. Bol avlar ve sağ salim geri dönüş için. Bu gün Priyap ne de yardım etmişti bize sahiden.

Ama günün sonunda ben sanki Hekate’nin yer altı ülkesinde kalmıştım. Kapkara bulutlarla örtülü korkunç ve şom bir karanlığın şalının altında erimekteydim burada. Işığı boğan, aydınlığa düşman derinliklerde.

Oysa bu denizler, bu topraklar Phoibos’un bahçeleri değil miydi ? Sümerlerin dediği gibi Akdeniz’in güneş ülkesinin denizleri değimliydi buralar? Güneş tanrısı ertesi sabaha dek basıp gitmişti buralardan işte. Ah Phoibos! Terk ettin beni karanlık sularında, bir başıma…

Güneş batıyor olmalıydı. Ortalık kararmaya başlamıştı belli ki. Ben ise hala kıpırdayamadan aşağıda beklemekteydim. Soğuk içime işlemeye başlamış, hava soluyamıyordum. Sanki yukarıdan oksijen az geliyordu artık. Gücüm tükenmeye yüz tutmuştu. Bayılmak üzere olduğumu anlıyor ama nafile hiçbir şey yapamıyordum…
Sonra aniden yukarı çekilmeye başladım. Yunan teknesi gitmiş olmalıydı. Yukarıdakiler de durumun farkındaydılar ve beni hızla yukarı çekiyorlardı nihayet. İlk istasyonda
5, ikincisinde 10 dakika kadar ancak tuttular beni aksona için.
Sonra hızla güverteye aldılar. Ortalık alaca karanlığa bürünmüştü. Derinlerde esamesi okunmayan güneş burada son demlerini veriyordu.

Miğferimin marpucunu açıp, başımdan çıkarırlarken “ Ne istiyormuş bizden bu gavur teknesi” dedim Reise. Hava tulumbasını durdurdular. Üzerimdeki kurşunlara dokundurtmadan Reis “ Bırak şimdi gavuru falan, yak hemen şu cigarayı “ diye karşılık verdi. Titriyordum ve öksürüyordum. Zar zor yakabildim verdiği sigarayı. Bir iki nefes almıştım ki, sanki milyonlarca karınca üşüştü bacaklarıma. Tek bir yer kalmayana kadar ordular gibi kapladılar iki bacağımı da.
Reisle göz göze geldik. Kaşlarını kuleler gibi çattı aniden. Anlamıştı. Ben yıllardan sonra ilk kez vurgun yemiştim işte. Ağzımdan sigarayı çekip aldı sertçe. Başlığımı giydirirlerken güverteye toplanmış onca arkadaşımın gözlerinin fal taşı gibi açıldığını, ilk kez koca reisin gözlerinin nemlendiğini görüyordum. Çok garipti, ben ise Afrodit’in başına yeniden kavuşacağım, onu bu kez mutlaka kucaklayıp yukarıya getireceğim için delice seviniyor, çocuklar gibi heyecanlanıyordum.

Beni aceleyle derinlere indirirlerken ufukta güneşi son kez görüşümü hatırlıyorum. Yarısından fazlası kaybolmuş o da sanki bana son kez bakıyor gibiydi. Sonra lacivertlerin içine bıraktılar beni. Önce biraz kaynadı sular. Hava kabarcıkları telaş içinde kaçıştılar benden. Bacaklarımdaki karıncalar bir bir döküldüler denizin içine. Ve ben biraz sonra yeniden aynı yere bastım ayaklarımı derinlere salınan bir büyük çapa gibi. Derinler daha da kararmış, etrafı seçmek iyiden zorlaşmıştı. Sonra birden ayaklarımın hemen yanında duran güzel kadın yüzüne sahip koca beyaz taşa ilişti gözüm. Tamda yanı başımdaydı. Beni doğruca onun yanına indirmişlerdi. Bulanık bir süliet de olsa eğilip onu kucağıma aldım usulca. Yüzlerce yaşındaki Afrodit’in başı artık kucağımdaydı. Gözleri bana dönük öylece bakıyordu. Onlarca sene, binlerce kişinin peşine düştüğü, arkeologların, tarihçilerin her yerde aradığı o meşhur kadının o güzel siması yuvası Knidos’un birkaç mil açığında kollarımın arasından bana bakıp gülümsüyordu. Zor da olsa seçebiliyordum.
Afrodit ile 70 metre derinlikte bir gece vakti baş başa kalmıştım.
Kısa bir süre içinde karanlık gecenin hakimiyeti her yere nüfuz etti.
Kucağımda tuttuğum Afroditi bile göremiyordum artık. Soğuk öldürücü bir zehir gibi tüm bedenimi sarmalamış, yukarıdaki teknemizi de artık göremez olmuştum. Ama beklemeliydim bir süre. Bacaklarımdaki karıncalardan eser yoktu oysa.
“Sanırım atlatacağım” diye düşünürken aniden titremeye ve soluk alamamaya başladım. Halata asıldım. Beni çekin artık işareti verdim yukarıya. Onlarda istemeyerek beni tutmak zorunda oldukları derinlerde vakti sayıyorlardı elbet, biliyordum. Ama ben tek başıma Akdeniz’in derin ve zifiri, buz gibi suların içinde kalmıştım.

Bu katıksız siyahlarda dünyada bir tek ben denizlerin altında koyu bir telvenin içinde hapis kalmıştım o gece. Reis ve arkadaşlarım bırakıp gitseler, burada öylece kalır, binlerce yıl yerimden kıpırdayamaz en sonunda kucağımdaki heykel gibi taşlaşırdım da yine de kimselerin haberi olmazdı. Kapana kısılmanın zirvesiydi benim düştüğüm durum.
Ne de korkunç bir son olurdu bana. Aşık olduğum lacivertler, karalara dönüp de bana mezar mı olacaktı yoksa Afrodit’in yanı başında ?

Sonra aklıma bizim koca reisin eskiden anlattığı bir hikaye geldi. İçimi ürperten, aklıma geldiğinde beni her dalışımdan önce korkutan bir hikaye.

“Bak evlat, süngerleri çıkartırken bu koca deryalardan, görmediğim şey kalmadı. Hele bir gün bir şeye şahit oldum ki, o günden sonra neredeyse denizi bırakacaktım ki o kadar.
Bir gün sezon başı Bodrum kıyılarında 5 - 6 kulaçta deneme dalışları yapıyorduk. Benim genç dalgıcımın biri havayı iyi ayarlayamamış ve ters dönmüş dipte. Yani ayakları havaya gelmiş ve kılavuzu da bu durumu fark etmemiş. Çocuk dipte kim bilir ne ıstıraplarla ölmüş kalmış. Kafa kısmına hava gitmeyince boyundan yukarısı şişmiş. Çektik yukarıya sonra. Kafacığı şiştiği için başlığı kafadan çıkartamadık. Nasıl acılarla limana geldik, o kısa seyri ne ıstırapla yaptık anlatamam sana. Baktık olacak gibi değil, benim eski arkadaşım baş komisere haber saldık. Geldi baktı duruma. Dondu kaldı o da. Yılların baş komiseri, onca olay onca badire atlatmış, görmüş geçirmiş koca adam neredeyse ağlıyordu karşımda. Savcı geldi neden sonra. Onun nezaretinde kafasını kesip çocuğumun, başlığı ancak öyle çıkarttılar.
Ben o gün o durumu gördükten sonra dalgıçlığı, kaptanlığı, denizi uzun süre bıraktım evlat. Bırak denize çıkmayı denize bakamadım günlerce. Kıyısına bile inemedim nice.
Aman oğlum! Dikkat et! Deniz bu. Gücü öyle büyüktür ki boşlamaya gelmez hiç. Denizin öfkesiyle karşılaşınca onunla güreş tutmak olmaz”

Koca Reisi dinlerken ta o zamanlar yaptığım işi iyi yapacağıma söz vermiştim kendi kendime. Sünger toplarken ölmeyecek, mavi denizler bana mezar olmayacaktı. Koca Reis derdi hep “ Kara adamları topraktan, denizciler sudan yaratılır. Karadakiler ölünce toprağa kavuşurlar. Yerleri yurtları da belli olur. Biz suda ölürsek deryalara karışır, billur olur akar gideriz. Ne bir yer, ne bir işaret kalır ardımızda.
Bundandır ki ölünce insan, karalarda toprağa verdik derler, denizlerde ölenler içinse deniz aldı. Toprağı işler, onunla uğraşırsan toprak ana sana ekin verir, meyve verir, rızık verir. Amma bu koca deryalar rızkını bile her zaman vereceğini bilemeden seni uğraştırır, asla ehilleşmez. Günün birinde de bakmışsın mezarın olmuş.”

Ben yıllardır karalarda ne insanlar görmüştüm hepsi deniz insanı, denizlerde ne adamlar bulmuştum hepsi kara adamıydı. Birinin karalarda yaşıyor olması onun denizci olmadığı anlamına gelmediği gibi denizlerde gezinen onlarca adamın da aslında kara adamı olduğunu biliyordum.
Kara adamları hep olduğu yerlerde kök salmaya niyet eder. Oysa biz denizciler denizlerde hep başka rotalara yelken açmak hep başka denizlere yol almak isteriz.
Bir seferinde denizin kenarında eski bir taş kahvehanede doksanına yakın bir eski denizci ihtiyarın sabah erken vakitten hava kararana kadar orada kıpırdamadan oturduğunu ve gözlerin denizlere dikip ufuklara saatlerce dalıp gittiğini görünce birkaç gün arka arkaya, dayanamayıp sormuştum
“ Amcacım tüm gün burada böyle kıpırdamadan öylece enginlere dalıp gidiyorsun, sıkılmıyor musun ?” Bugün bile her aklıma gelişinde beni afallatan cevabını hiç unutmayacağım; “ Ben oturuyorum amma gel gelelim aklım, zihnim her gün seyre çıkıyor a oğul. Denizleri görmezsem aklımı nasıl mavilere uğurlarım? Her gün ne maceralar yaşıyorum. Ah bir bilsen, bilebilsen”

Dalış yapacağım için sabah kahvaltı bile etmemiştim. Bir taraftan açlık, diğer yandan soğuk ve karanlık…
Aniden yukarılardan ışıklar geldi gözüme. Zayıf, cılız ve ip gibi incecik yeşilimsi ışık huzmeleri. Hülyalara daldığımı, sanrılar gördüğümü sandım önce. Son bir gayret ile başımı yukarı kaldırdım. Aynı anda tekneden çekilmeye başlanmıştım. Beni hayata çeken halatın her hareketi suda bir çalkalanma yaratıyor ve ardından ışıklar saçılmasına sebebiyet veriyordu.
Artık hayaller gördüğümü, vücut ısımın kritik seviyenin altına indiğini ve yeterince oksijen soluyamadığımı düşünmeye başlamıştım. Ama sonra fark ettim ki bu ışıklar aslında hayal değildi. Gerçektiler. O ışıklar yakamozlardı. O ufacık canlılardan milyarlarcası etrafımda sanki bana el veriyorlar “ Sık dişini, kurtulacaksın” diyorlardı. Halata her asılışlarında yakamozların suda çıkardığı bin bir şekli sarhoşmuşçasına seyrediyor, iki elimle sıkı sıkıya tuttuğum Afrodit ile yukarıya çekiliyordum.


Hayat ile ölümün sınırında, 0 ile 70 metre derinlik farkında, ışık ile karanlık arasında işte böylece yukarı çekiliyordum. Ne olacağını bilemeden, kurtulacağına emin olamadan aşağılardan, yukarılara süzülerek çıkıyordum… Ağır ağır…

Koca Reis hem denizlere öfke duyar, kızardı hem de onsuz yapamazdı.
Kim bilir kaç tayfasını almış, kaç miçosunun canına okumuştu denizler? Fakat karalarda onun da benim gibi daraldığını nefes alamadığını bilirdim.
Kara insanları bile koca ömürlerini karada geçirirler, çalışır didinirler ama ilk mola fırsatında denizlerin kıyısına ya da koynuna kaçarlardı.
Hiç kırlara, dağlara bakıp da denizlerdeki ufuklara bakar gibi dalıp giden duymamıştım. Halbuki insan denizlere bakar, dalar giderdi, giderdi gidebildiğince. Hem de nereye isterse…

Babamı hayal mayal hatırlıyordum. Beni diğer bütün arkadaşlarım gibi kimsenin yanına bir zanaat öğrensin diye vermemişti. İyi ki de öyle yapmıştı. O zanaatkarların çeşit çeşit dükkanlarında çalışan arkadaşlarımın yanına giderdim bazen. Soğuk, loş ve ruhsuz dükkanlarda yağ pas içinde ya da tüm gün bir masanın başında otururlar gözleri ile kapıya bakar, dışarıdaki dünyanın hayalleri içinde kavrulur giderlerdi.
Daha ufacıkken özgürlüklerini kaybetmiş o soğuk ve donuk, kıvranan bakışlar yerleşir gözlerine bir daha da çıkmazdı oradan.

Kimse evlatlarının süngerci dalgıcı olmasını istemiyordu. Bizim oralarda çok babalar oğullarını süngerde ya kaybetmiş, ya da sakat teslim almışlardı. Yaşlıların bir sözü vardı ; “Terlemeden para, solumadan ölüm” diyorlardı sünger peşinde koşmaya. Hatta rahmetli anneannem kızdığı, beddua edeceği biri olursa “dalgıç olasın emi, sünger peşinde koşasın” derdi hep.
Fakat deniz benim için hep bir kaçış, sonsuz özgürlüktü. Şimdi yukarı doğru çekilirken bu koyu karanlıkların içinden, özgürlüğüme yeniden kavuşabileceğimi bile bilemiyordum işte. Hatta ölüp kalacağımı bile.
Ucu düğümlü farklı derinlikle salınmış halatlarla yeri bellenmiş iki durakta az da olsa dinlenerek, kanımdaki isyankar nitrojen balonlarını yatıştırdığımı umuyordum. Göremesem de teknenin karinasını henüz yakın olduğumu anlıyordum. Yukarıdakiler benim neden son bir kez dalmak istediğimi ve şu anda kucağımda taşıdığım şeyi bilmiyorlar, muhtemelen merak içinde bekleşiyorlardı. Son moladan sonra yine yavaşça çekilmeye başladım. Tam birkaç metre yükselmiştim ki aniden durdular. Sesler gelmeye başlamıştı kulağıma. Reisin ve arkadaşlarımın sesleri. Yüzeye çok yakın olmalıydım. “Sıkıştı lanet halat, milim kıpırdamıyor”
“ Ah biraz daha hafif olsaydı ya şu adam” “ Safralarını çıkarıp atsa çekeceğiz yeniden ama nasıl söyleyeceğiz ki reis ? “
“ Asılın, ha gayret” “ I-ıh sıkıştı meret. Fazla yüke dayanamadı herhal. ”

Hepsini duymuştum o derin sessizliğin hakimiyeti içindeki karanlık sularda. Artık ne gücüm ne de dayanacak direncim kalmıştı. Tükenmek, bitmek üzereydim biliyordum. Üzerimden bir şeyleri safra niyetine atmalı, hafiflemeliydim kurtulmak için bu katran yerden.
Kurşun ağırlıklarıma da kurşun ayakkabılarıma ulaşacak ne takatim ne de imkanım vardı. Ellerimde Afrodit’in başı şu son 3 – 4 metreyi de çıkmak için yalvarır gibi bekliyordum orada. Birkaç kez denediler. Olmadı. Artık hipotermi beni alaşağı etmeye çok yaklaşmıştı. Ya hafifleyecektim ya da teknemizin hemen altında burada asılı bir şekilde sonsuzluklara karışıp gidecektim. Kendime verdiğim sözü tutamayacak mavilerde ölecektim. Beni çıkardıklarında ben artık ben olmayacaktım.
Yutkunarak ve mahvolmuş bir halde çaresizce ellerimi açıp bir saate yakın avuçlarımla sinemde sıkı sıkıya tuttuğum kadını bıraktım kara sulara. Hiçbir şey göremeden, onun dibe salınarak, burgu burgu dönerek indiğini bile seyredemeden sessizce durdum arkasından öylece. Gözleri siyahla dağlanmış zavallı bir kör aşık gibi bakıyordum peşinden salınarak olduğum yerde.

Kendimden geçmek üzereyken tekrar yükselmeye başladığımı anladım. Hafiflemek işe yaramıştı. Yukarıdaki meydancılarda sevinç kıyamet kopmuştu. Bir dakikaya varmadan aldılar beni güverteye. Gaz yağının aydınlattığı fenerlerden birini suratıma tuttu Koca Reis. “ Seninle sonra konuşacağız, önce çek bakalım bir nefes”
Uzatılan sigarayı yakmak için kibriti sürttürünce çocuklar, ben de kavuşmuş oldum ışığa yeniden. Kibritin o ufacık sarı ışığı koca karanlık içinde benim güneşim oldu. Güverteye sırt üstü yatmış gözlerimi göğe dikmiş uzattığı sigaradan bir nefes çektim. Gök bulutsuz, pırıldayan yıldızların sayılamayacak kadar çok olduğu bir gece vardı. Bir nefes daha çektim. Bir nefes daha.
Sonra iç çekerek reisin merak dolu tedirgin suratına baktım ;
“Afrodit’le ayrıldık reis” dedim. Başıma toplanmış merak ve heyecan ile suratımı seyreden arkadaşlarım endişe ile birbirlerinin yüzüne baktılar. Reis doğrulup baston gibi dimdik oldu. Kaşlarını çatıp gözünü bir süre gözüme dikti. Sonra yeniden eğilip okkalı bir Osmanlı tokadı savurdu var gücüyle yanağıma. “ Şimdi konuş da duyalım”


Reisi anlamıştım. Daha fazla bahsetmenin anlamı yoktu. “İyiyim ben” dedim usulca. Birkaç dakika sonra beni oturur hale getirdiler. Kendime geliyordum. Reisin gözü ışıldadı. Sanki bir yıldız kaymış gibi göründü gözleri gözüme. Aklımın vurgun yediğini düşünmüş olmalıydı bir an için. Bir süre gözünü gözlerimim içine dikerek baktı. Ardından arkasını döndü ve avazı yettiğince bağırdı:
“Yelkenler foraaaaaaa. Laçka skuta orsa alabandaaa”.


Bir sigara yakıp yanıma oturdu sonra. Dumanını semadaki yıldızların üzerine doğru savurdu ve dönüp sordu; “ Söyle bakalım niye ayrıldınız?”

Cenk Şahin

 

 

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri