Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Deniz Yasemenleri

“Ölmek istemiyorum” dedi gözlerimin içine ateş gibi bakarak. İki gündür yağan sert yağmurlarda ıslanan siyah saçlarının kapattığı alnını elimle usulca açtım. Yağmur damlaları sanki gözbebeklerine ardı ardına düşüyor ama hiç gözlerini kırpmıyordu. Yüzüne gözüne bulaşmış çamurları parmaklarımla temizlerken titredi. Dudakları hiç durmadan oynuyor, kara bir cehennem kuyusunun dibindeki bir karış suya düşen ay ışığının aksi gibi hırçın bir aynaya dönmüş bakışları, göğsüne saplanmış kurşunun benim silahımdan çıktığını bilmeden ruhumun derinlerine ulaşıyordu…


“Ölmeyeceksin…” dedim gözlerinin içine bakarak. Kollarımla başını yukarı kaldırıp elimi yanağının üzerine koydum. Sıcaklığımı hissedince bir gülümseme belirdi güzel yüzünde. Yağmurun iri damlaları ormandaki her bir ağacın yapraklarına vurduğunda çıkan gürültü beni yalanlıyordu oysa. Akdeniz’in sıcak gönlünün ortasındaki bu güzel adanın yaz yağmurlarının sesleri ve ıslaklığı içerisinde ölüyordu aşık olduğum rum kızı… Bunu o da biliyordu. Dudaklarını yavaşça kulağıma kadar getirip usulca fısıldadı; “Beni artık kim sevecek gittiğim yerde?” O an aklım bir uçurtmanın kuyruğuna takılmış gibi göğe yükseldi şuursuzca… Yüreğim bir paraşüt gibi hızla düştü ve çarptı sert taşlara yuvarlanarak… Ve ruhum bir deli denizin hain fırtınasının köpüklerinde kayboldu bir daha hiç görünmemek üzere…
Ben… o an orada, onun gideceği yere ondan önce gittim sanki… Yok oldum…

Babam “hadi artık son kasayı da koy bir an önce evlat ambara, vakit tamamdır, oyalanmayalım daha fazla.” dediğinde ayın gümüş ışıkları denizlere vuruyordu. Sanki milyarlarca cam kırığı gökten karanlık denizlerin ötesine berisine düşüyor, denizle oynaşıyordu. Siyah suların dalgalanarak üzerinden atmak istediği milyarlarca kurşun renkli gümüş taneleri gibi…

Gece ortasında böylesine bir aydınlık aslında bizim hiç tercih ettiğimiz bir şey değildi. Rum ya da İngiliz devriye botlarına gözükmeden Erenköy’e varmak için pek de uygun bir gece değildi. Biz hep geceleri yola düşsek de karanlık göklerin altında zifir denizlerde bir gölge olur, sabah kızıl saçlı şafak tanrısı, gözlerinden çıkan ateş sarılarını ufka yollamadan hemen önce yükümüzü boşaltmış, dönüş yoluna koyulmuş olurduk.
Böyle bir gecede görünür bir Türk teknesi olma ihtimalini taşıyarak yola çıkmak büyük riskti. Üstelik hava günlerdir sütlimandı. Bu da hayra alamete bir şey değildi denizciler arasında. Fırtına öncesi sessizlik günleri hüküm sürüyordu. Ama yine de babamı vazgeçiremeyeceğimi biliyordum. Aylardır defalarca Girne’ye, Karpaz’a ve Erenköy’e zifir denizlerde yolculuk yapmıştık. Mersin’de portakal, limon bol olur. Teknenin altında içi silah ve cephane dolu sandıkları gizler üzerini silme narenciye doldurur öyle çalıştırırdık pancar motorumuzu. Mandalina kokuları, iyot ve yosun kokularına karışır, benzersiz bir yolculuk olurdu bizim için.

Pancar motorun o güzelim sesi, Kıbrıs’ta bizi bekleyenler için yaklaşan özgürlüğün sesiydi, bunu biliyordum. Uzunca bir süredir adaya sevkiyatını yaptığımız bu silahlar, adeta mumyalanarak ve naylonlara sarılarak adanın dört yanında sadece TMT üyelerinin bildiği yerlere gömülüyordu. Babam TMT’ye gireli 3 yıl olmuştu. Grivas adaya ayak basıp EOKA’yı kurduğu andan itibaren ada kaynıyordu. EOKA önceleri İngiliz hedeflerine saldırmış olsa da zamanla Grivas’ın “Hele bir İngilizleri adadan atalım, Türkleri nasıl olsa hallederiz” demesine rağmen hızla ve haince bize de saldırmaya başlamıştı. Bunun sonucu kurulan TMT sayesinde güçler dengelenmiş, Rumlar eskisi kadar kolay ve fütursuzca saldıramaz olmuştu. Verilen karşılıklar, kurulan tuzaklar ve yüksek bir direniş 15.Mayıs.1919 da İzmir’e çıkan ilk Yunan alayında bulunan Albay Grivas’ı işinin ne kadar da zor olduğunu anlamaya itmişti. Türkler onun sandığı gibi kolay lokma değildi. İzmir’den tanıdığı Türkleri unutmuşa benziyordu. Ama hatırlayacaktı…

1963 yılında henüz 20 yaşındaydım ve tek ülküm vardı o da Kıbrıs’ı yeniden bir Türk adası haline getirmek. Babam mübadelede Selanik’ten Mersin’e geldiğinde henüz 12 yaşında bir Osmanlı çocuğuymuş. Selanik’te Rumların ablasını ve babaannemi katledişini gözleriyle görmüş. Asla affetmedi Rumları. Hiç unutmadı memleketi Selanik’i. Dönümlerce üzüm bağları olan dedemler, şarap üreticilerine üzüm satarak hem şan ve şöhret elde etmişler hem de geçimlerini bu yolla kazanan tanınır bir Osmanlı ailesi olmuşlar zamanla Selanik’te. Terzioğulları…

Ama balkan savaşı patlak verince yunan ordusu tüm Osmanlı malları gibi bağları da ateşe vermiş, ablasını, annesini öldürmüş. Babam bana hep “ Evlat… Bizim gibi mübadillerin gidecek başka yerimiz yoktur Anadolu bizim son vatanımız.” derdi.
Doktor Küçük ve Rauf Denktaş varken Rumların enosisi gerçekleştireceğine hiç ihtimal vermiyordum. Ama Başbakan Menderes’in de taksim politikasını hazzetmiyor, bunun tarih sahnesinde adanın hiçbir zaman sahibi olmamış Yunanlılara bir hediye olduğunu düşünüyordum.
Adanın her yeri gergin, her şehri huzursuz ve yaşayan herkes tedirgindi. Bombalama olmadan, kurşun patlamadan gece geçmezdi… İngilizlere aman vermeyen Grivas ve Eokacılara karşı Vali Foot adanın her yanında süpürme harekatı yapıyordu. Eoka’nın 2 numarası Yorgacis’in hazırladığı Akritas Planı dilden dile dolaşıyor büyük bir tedirginlik yaratıyordu… Grivas her yerde aranıyor bir türlü bulunamıyordu…

Ay parlaklığını iyiden arttırmış, kekik kokuları taşıyan poyraz hafiften hızlanmıştı o gece. Teknemiz Elmas netaydı artık. Mersin limanındaki Üsteğmen “Tamamdır. Gazanız mübarek olsun.” dediğinde içime bir huzursuzluk düştü aniden. Sanki bu gece ve ona kovalayacak şafakta bir şeyler olacakmış gibi… Kötü bir şeyler…

“Girit’imizi nasıl aldıysak Osmanlı’dan, Kıbrıs’ımızı da öyle kazanacağız kızım. Orası Helen toprağıdır. Osmanlı barbarlığından da İngiliz zulmünden de çok çektik. Ama artık bitecek. Grivas bize yolu gösterdi. Helenlerin 5000 yıllık meşalesini Makarios adeta kutsal ateş nartexle yaktı. Kıbrıs’ın yeniden Helenizm ile kucaklaşmasına az kaldı yavrum…” Bir yandan el bombası dolu sandıkları alt kamaralara istifliyor diğer yandan da benimle sohbet ediyordu babam. Haftada bir kez Kıbrıs’a EOKA’ya silah taşırdık gizlice. Bunu altı aydır her hafta hiç aksatmadan sürdürüyorduk. Çok kızgındı babam Türklere. Ben tam anlayamasam da sanki hayatını Türkleri Kıbrıs’tan atmak için harcamaya karar vermiş bunun için her zorluğa her mücadeleye gözünü kırpmadan girmeyi kafasına koymuş bir adamdı benim babam.
Urla’dan 12.Eylül.1922 gecesi büyük dedem ve büyük annemle birlikte Kemal’in askerlerinin kordona girmesinden 3 gün sonra alelacele toplanıp kendi kayıklarıyla bir İngiliz muhribine doğru hızla kaçarlarken kayalara çarparak batmışlar. Denizde saatlerce boğuştuktan sonra sadece babam ulaşmayı başarmış gemiye. Islak, yorgun, korkmuş ve perişan halde güverteden bakmış alev alev yanan İzmir’e, gittikçe silikleşen Urla’ya. Bir yandan hıçkırarak ağlıyor, diğer taraftan avazı çıktığı kadar bağırıyormuş kendi kendine. “Asker olacağım. Asker olacak ve Türklerden öcümü alacağım…”

15 yaşında bir rum delikanlısıymış o zamanlar. Ama karadan açılan ateş farkında olmadan bacağına isabet etmiş ve aksak kalmış. Asker olamayınca da kendini denizlere vurmuş. Girit’e yerleşmiş. Orada kök salmaya çabalamış. Ama bir denizci karaya asla kök salamaz. Denizlerde bulduğu ve delice sevdiği annemi de erken kaybedince benimle bir başına kalmış. Denizi sevmeme rağmen babama pek eşlik etmez evimizin büyük bahçesinde Girit’e has çiçekler yetiştirip onları şehrin merkezinde satarak geçirirdim günlerimi. Ama bir gece tesadüfen babamın tirhandiline habersiz gidince gerçeği gözlerimle gördüm. Babam Kıbrıs’taki Rum kardeşlerimizin İngilizlerle savaşında kullanmak üzere Girne’ye ve Baf’a sürekli silah taşıyordu. Hem de tek başına. Hem de görünmemek için geceleri yol alarak. O gece karar verdim babamı yalnız bırakmamaya. Önceleri reddetti. Diretince ağlayarak kabul etti bu tehlikeli işte yanında kalmama. O, arkadaşlarıyla silahları yüklerken ambara ben de satamadığım çiçekleri istiflerdim güverteye. Birçok İngiliz devriyesini hem güzelliğim hem de çiçeklerle kandırmış, sağ salim varmıştık Girne’ye. Babam o akşam da “erkenden gel kızım, Bu aksam biraz erken çıkacağız yola. Belli ki poyraz sertleyecek, hava bindirmeden varmamız lazım.” deyince kollarımda iki sepet çiçekle bitmiştim limanda erkenden. Çiçekleri tekneye yerleştirir yerleştirmez demiri alıp motora yol verdi babam.

Gökte parlak bir ay vardı. Kuzey rüzgarı da açtığımız yelkeni iskele kontradan fırışka dolduruyordu. Bir süre sonra motorları istop eden babam ışıkları da kapatınca egenin kapkaranlık sularında sessizce ve görünmeden ilerlemeye başladık. Biz siyah, ege bizden siyah... Simsiyah gecede sadece rüzgarın uğultusu ve bordada patlayan ufak dalgaların sesi duyuluyordu. “Grivas başaracak… İngilizleri kovacak… Sonra sıra Türklere gelecek… bak dün gecede İngiliz cephaneliğiyle, Baf’taki karakolu havaya uçurmuş bizimkiler”… Babam elindeki uzosundan yudumlaya yudumlaya olanı biteni anlatıyor ve keyifleniyordu. Oysa ben savaştan korkuyordum. Her yolculuk benim gibi genç bir kız için ürperti doluydu. Ama babamı yalnız bırakamazdım. Türkler hakkında tek bildiğim babamın anlattıklarıydı. Hayatımda hiç Türk tanımamıştım... Ta ki o geceye kadar…

Selanik’ten kalma bir alışkanlık mı yoksa içindeki sıla hasretini en iyi bastıran içki olduğundan mıdır bilmem babam her yolculuk şarap içerdi. O gece de elinde kadehle dümene oturduğunda saat gece 3 ü gösteriyordu. Ay bulutlardan hepten sıyrılmış, ışıklarından bir huzmeyi de içi şarap dolu cam kadehe göndermişti. Şarabın ay ışığındaki manzarası kan gibi gözüktü gözüme. İrkildim. Poyraz hızını iyice almış saatteki hızı neredeyse 30 knota yaklaşmıştı. Motorumuz tam yol, yükümüz ağırdı. Dalgaların arkadan gelmesi sayesinde rahat bir yolculuk yapıyorduk.


- Sen daha pek Rumları bilmezsin evlat. Selanik’te, Girit’te, İzmir’de yaptıklarını bilmezsin. Yunan başpiskoposunun İzmir Pasaporttan karaya çıkan yunan askerlerine “Türk kanı için evlatlarım” dediğini, Girit adasında uykusunda kafaları kesilen insanlarımızın köy meydanlarında kazıklara oturtulduğunu, Selanik’te Osmanlı diye ufacık çocukların süngülendiğini hiç bilemezsin evlat.
- Şimdi de Kıbrıs’ı almak istiyorlar değil mi baba?
- Öyle ama Denktaş, Grivas denen azgına pabuç bırakmaz meraklanma hiç.


Tam o anda suratıma rüzgarın savurduğu bir yasemin çiçeği vurdu. Denizin ortasında gecenin bir vakti bu çiçek de nereden geldi böyle diye düşünürken bir tanesi güverteye düştü. Bir diğeri ise ambarın üzerini silme kaplayan mandalinaların tam üstüne. Teknenin içi bir anda beyazlara bürünmüş her yer yasemin kokularıyla dolmuştu. Ve ardından o acı çığlığı duydum. “Yardım edin... yardım edin.. Kurtarın bizi.” Babamın elindeki kadeh düştü. İçindeki şarap güvertedeki portakalların üzerine döküldü. Babam bir tarafa ben bir tarafa ay ışığı altında yakamozlanan suların üzerini taramaya başladık gözlerimizle. Kısa bir an sonra sancağımızda yaklaşık 40 derece güneybatı tarafta yırtık yelkenleri ile yalpaya düşmüş bata çıka giden bir yelkenli gördüm. Babam da aynı anda görmüş ve rotayı sancağa kırmıştı. Aramız en çok 1 mil kadardı. O an yağmur başladı. İlk damlanın düşmesiyle, yağmurun sağanağa dönüşmesi birkaç saniye almıştı sadece.Deniz iyice kabarmış, kırılan dalgaların beyaz köpükleri ay ışığı ile her buluşmalarında siyah denizlerde bembeyaz kısraklar gibi görünmeye başlamıştı gözlerime.
Yaklaşmaya çalışırken yardım çağrısı gelen teknede bir çatırtı koptu. Önce direkleri devrildi güverteye. Sonra devrilmenin şiddeti ile açılan delikten sular dolmaya başladı sintineye. Bir adam ve bir kız görünüyordu sırılsıklam halde. Dolan su o kadar hızla kaplamıştı ki her yanı mücadele bile edemeden teknenin kıçına doğru hamle yaptılar son bir gayretle. Biz de neredeyse varmıştık. Kız bir eliyle tuttuğu beyaz bezi bize doğru sallıyor diğer eliyle de babasını kendisine çekmeye çabalıyordu. Adamsa güverteye dolan suyu boşaltmaya uğraşıyor gözü ne kızı ne de yaklaşmakta olan teknemizi görüyordu. Nafile bir uğraştı bu. Tekne batıyordu…

Tam bordasına varmıştık ki aldığı suyun etkisiyle yelkenli hızla sulara gömülmeye başladı. Ucunda izbarço olan uzattığımız halatı can havliyle kavrayan kız ve ardından babası güçlükle attılar kendilerini bizim tekneye. Denize düşseler o zifirde ve fırtınada gözden kaybederdik her ikisini de. Baş kısmından dikilerek batmaya başlayan yelkenlinin en son kıç kısmı sulara gömülürken yunan bayrağı aydınlık gecede son kez baktı bize ve gözden kayboldu. “İyi misiniz?” diye sorunca Rumca yanıt verdi kız. Ama babası olduğunu söyleyen yaşlı adam çiçekçilik yaptıklarını ve tüm ege adaları gibi Kıbrıs’a da çiçek satmak için yola çıktıklarını ama fırtınaya tutulduklarını mırıldandı kırık bir Türkçeyle. Birer battaniye ve sıcak çay verdikten sonra sakinleştiler. Teknenin batmasıyla bir sandığın su üzerine çıkması bir olmuştu. Işıl ışıl gecede tahta sandığın üzerinde yazan yunanca yazılar ve işlenmiş yunan bayrağı seçiliyordu. Uzaklaşırken babamla göz göze geldik. Bitkin, sırılsıklam ve korkulu gözlerle küpeştede oturan kazazedeler bizim sandığı gördüğümüzün farkında bile değillerdi. Isınmaya ve sakinleşmeye çalışıyorlardı. Olabilir miydi? Bu güzel esmer kız ve babası Rumlara silah mı taşıyordu yoksa… Ne yapacaktık şimdi. Yağmur hızlanmış, fırtına sertleşmiş, Girne’nin ışıkları görünmüş, silahları teslim edeceğimiz yere en fazla 1 saatlik yolumuz kalmıştı. Ama teknemizde biri kız iki yunanlı vardı ve biz ikisinden de şüpheleniyorduk… Adam aniden sordu;
-Ne iş yaporsuz?
-Meyve götürüyoruz Girne’ye.
-Ben Kıbrıs’dan Türkiya’ya gidoor diye bilirdim meyva.
Bu kısa konuşmadan sonra babamla babası hiç konuşmadılar. Isınan ve sakinleşen rum kızına adını sordum. Çok az bildiği belli olan Türkçesiyle; “Eleni, ya senin ki?” dedi. Ay, sanki bu esmer rum kızının gözbebeğinin içine sığmış, gözleri ayın ışığı olmuş gibi bakıyordu bana. “Ege” dedim. “Adım Ege.” Rüzgar ve yağmur azalırken dümen tuttuk Girne’ye…

Her zaman sahilde bize işaret vermek için yakılan ateşin yarım mil doğusuna düşen bembeyaz kumsala varınca Eleni ve babası indiler tekneden. “Buradan sonrası bize kalmış. Bizi kurtardınız can borcumuz var artık size” dedi adam. “Yolunuz açık olsun, bize borçlu falan değilsiniz. Denizci denizciye muhtaçtır.” dedi babam. Eleni hala ıslak saçlarının arasından gözlerime bakıyor, elini belli belirsiz sallar gibi yapıyor, kıpırdamadan babasının diyeceklerinin bitmesini bekliyordu. Gözlerimiz birbirine kitlenmiş, yüreklerimiz bir kırlangıcın kanatları gibi uçuşuyordu. Aşk ikimizi de sarıyor, ruhumuza kızıl ateşlerin korları yağıyordu. Aşık olmuştum… Bir süre birbirimizi seyrettik. Konuşmalar bitince sahildeki sık ağaçların arasında usulca gözden kayboldular… Uzunca bir süre arkalarından baktım… Eleni’yi kim bilir bir daha ne zaman görecektim… Azalan rüzgar ve geceden kalma soluğanlar eşliğinde Erenköy’e vardığımızda mücahitler sardı etrafımızı. “Geciktiniz, fırtınada bir şey mi oldu yoksam?”… Benim aklımsa hala Eleni’deydi…

İnsan, annesinin karnında 30 santim yerde can buluyor, ruhuna kavuşuyor, yaşama merhaba diyor sonra bir zaman geliyor koca dünya ona yetmiyor, her yere, her şeye sahip olmak için yapmadığını bırakmıyor, zalim oluyor, haris oluyor, vicdanını kaybediyor, bebekliğini, çocukluğunun o masum günlerini unutuyordu. Yüreği taş kesiliyor, aklı nefretle doluyor, ruhu başka bir şeye dönüşüyordu. Zalim ve gaddar yaşamına veda edince de yine 2 metrelik bir çukura sığıyor, sessizce orada öylece duruyordu... Neden sığamazdı insan koca dünyaya sanki. Rumlar da sığamıyordu Kıbrıs’a. Koca adada bizimle iç içe yan yana yaşamak istemiyorlardı. Yunan tanrılarını askeri birliklerine isim olarak veriyor, yaptıkları katliam planlarına yine Helen tanrılarının adlarını koyuyorlardı. Oysa bilmezler miydi ki tanrılar insanları kıskanırlar. Çünkü insanoğlu ölümlüdür ve sırf bu yüzden bir tek günleri bile sonsuz hayatın içinde tüm güzelliklerin kıymet ve ihtişamını unutmuş tanrıların ölümsüz yaşamlarından bile değerlidir... Ve tanrılar bu duyguyu nasıl da merak eder, kıskanırlar…

24 Aralık 1963 deki kanlı Noel’de Rauf Denktaş’ın eşi ve çocukları hedef olmuş ama Rumlar yanlışlıkla Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi ve 3 oğlu evlerinin banyolarında yüzlerce kurşunla hunharca katledilmişlerdi. Fotoğraflar gazetelerde yayınlanınca olanlar olmuş, Türkiye ayaklanmıştı. Bize hemen ertesi hafta yeni bir yükleme yapılacaktı. O gece hava sakin, deniz kıpırtısızdı. Babam mermi dolu sandıkları ambara yüklerken bir yandan söyleniyor diğer yandan da ağlıyordu. “Ufacık yavruların üzerine kurşun sıktılar. Kahpeler. Vicdansızlar. Sırf Türk diye bir kadını ve ufacık çocuklarını öldürdüler. Bunun hesabını sormaz mı sanıyorlar bu millet. Soracağız. Elbet soracağız. Denktaş işaret versin yeter.” Anamur’dan kamyonete yüklediğim onlarca kilo muzu silah dolu ambarımızın üzerindeki güverteye serer sermez pancar motorun o heyecan verici sesi duyuldu. Babam ilk kez Kıbrıs’a varmak için bu kadar acele ediyordu. Adada hava çok gergindi. İkimiz de ters bir durumda kendimizi korumak için bize verilen silahların namlularına kurşun sürmüş, emniyetleri açık halde masanın üzerine koymuş, gözlerimiz ufukta yola çıkmıştık. O gece son kez denize açıldığımızı bilmeden…

Bu kez kuşatma altında inatla dayanan Erenköy’e çevirdik dümeni. Tepelerdeki rum ateşi altında inleyen ve bir avuç TMT linin Albay Rıza Vuruşkan liderliğinde şanlı bir direniş gösteren Erenköy’e mühimmat ve silahları yetiştiremezsek durum hızla aleyhimize dönecek, Erenköy direnişi çözülünce de Kıbrıs’taki Türk varlığı tehlikeye girecekti. Sahilde bizim için yakılan ateşin kızıl alevlerini 4 mil kadar açıktan gördüğümüzde saat sabahın beşiydi. Sicim gibi yağan yağmur ateşi söndürmeden ulaşmamız gerektiğini düşünürken, ateşe doğru rotayı çevirir çevirmez sanki bir sahnenin spotlarının aniden yanması gibi, karanlığı paramparça eden güçlü projektörlerden onlarcası patladı güvertenin her yerinde. Gözlerimiz kamaştı, gece gündüz oldu. Muhtemelen geleceğimizden haberdar bir İngiliz devriye gemisi hızla üzerimize geliyor ve bir yandan da anons ediyordu. “ Stop your engine. Stop your engine…”

Yıllardır yaptığımız onca seyirden sonra ilk kez yakalanıyor olsak da böyle durumlar için hazırlıklıydık. Yağmur altında silahlarımızı ve mermilerimizin olduğu çantayı hızla kılıflara ve onları da su geçirmez muşambaya sarıp belimize geçirdik. Bundan sonrası tekneyi batırmaktı. Sintinedeki 4 vanayı açtık. Hız muşurunun takıldığı tıpayı da çıkarınca tekne hızla batmaya başladı. Filikaya atlayıp dıştan takma motoru çalıştırmamız bir oldu. Yanımıza bir sandık da el bombası alabilmiştik. Baba oğul kumsala doğru denize yararak hızla kaçmaya başladık.

Ve tam o sırada iki ateş arasında kaldığımız fark ettik dehşet içinde. İngiliz hücumbotunun makinelisinin ve sahildeki çalıların ardındaki rum ateşinin.
Kumsala varınca alaca karanlıkta önce el bombalarını ardı ardına gelişigüzel fırlattım çalılıklara üzerimize ateş yağarken… Bir yandan ateş ediyor diğer yandan neredeyse 40 tane el bombasını peşi sıra fırlatıyordum çalılara. Ateş sustu. İngilizler peşimize düşmek için alelacele botlarını denize indirirken nasıl olmuşsa bot ters dönmüş sığ suda bizi takip etme şansları kaybolmuştu. Kumsaldaki ateş de durduğuna göre Erenköy’e varabilir, kurtulabilirdik babamla ikimiz gün ağarmadan…

Usulca ve sürünerek kumsalı ana yola bağlayan patikaya doğru giderken bir inleme duyduk… Tereddüt etmemize rağmen yaralı olduğu belli sese yöneldik. Günün ilk ışıkları, Kıbrıs denizlerini siyahtan maviye çevirirken, ben de yaralının yüzünü kendime doğru çevirdim usulca… Babası az ötede cansız yatan bu kadın Eleni’ydi… Şaşkınlıktan donup kaldım. İçim acılarla doldu. İnleyerek “Eleni.. olamaz…” diye mırıldandım… Adaya varınca Girit’e dönmektense EOKA’ya katılmış olmalılardı. Gözlerime baktı… Tanımıştı… zor anlaşılan türkçesiyle ; “Ege ! Demek sensin… Günlerce aklımdan çıkmayan, ufuklara baktığımda simasını gördüğüm adam, denizde beni ölümden kurtaran ama karada Azrail’im olan adam. Senmişsin demek… Ben sen olduğunu bilmeden ateş ettim. Affet…”

Kesik kesik solurken gözlerini denizlere çevirdi, sonra göz göze geldi benimle, acı içinde “Ölmek istemiyorum” dedi gözlerimin içine ateş gibi bakarak. İki gündür yağan sert yağmurlarda ıslanan siyah saçlarının kapattığı alnını elimle usulca açtım. Yağmur gözyaşlarıma karışmış halde hıçkırarak ağlıyordum. Beyaz simasına bulaşmış çamurları sildim… Titredi... Göğsü kanıyordu. Silahımda yıllardır sessizce duran kurşun şimdi Eleni’nin canını alıyordu… Ruhum kıvrandı, kurudu ve soldu oracıkta… “Ölmeyeceksin…” diyebildim ıslak gözlerle. Başını yukarı kaldırıp yanağını tuttum. Elime değdirdi dudaklarını gülümseyerek. Yağmur sağanağa dönmüş göz gözü görmez olmuştu. Aşık olduğum bu güzel rum kızı, beni öldürmeye çabalarken benim silahımdan ateşlenen bir kurşunla ölüyordu kollarımda… Nasıl bir şeydi bu? Nasıl bir azap, Nasıl bir acı. Araf’a yolculuğumun ilk dakikalarını yaşıyordum. Yavaşça yaklaştı, fısıldadı… “Beni artık kim sevecek ?” Göğe yükselen bir uçurtmanın kuyruğunda salınan aklım, düşen bir paraşütün içinde yuvarlanan yüreğim, bir yağmur damlasının içine hapsolan ruhum oracıkta peş peşe öldüler... Bir daha hiç görünmemek üzere yok olup gittiler…Beşparmak Dağları’nın gölgesinde, sağanak yağmurların altında öylece kalakaldım…

Kıbrıs kurtulmayı beklerken… Ben yok oluyordum… Eleni’yi gittiği yerde kim sevecekti… Hiç bilmiyordum…

 

Cenk Şahin
 

 

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri