Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Cennetin Denizcisi

Bundan tam 780 yıl önce, Şems-i Tebrizi’nin ortadan aniden ve gizlice kaybolduğu günlerde… Bir deniz kenarında… Yosun kokan bir gecede…


İki oğlu çok zaman önce başka memleketlere gidip de yapayalnız kalınca iyiden iyiye, kimsesiz ve kendi halinde bir hayat yaşamaya başlayan ve artık oldukça yaşlanan seksenini geçmiş bir bilge adam, dolunayın ortalığı berraklaştırdığı, meltemin serinlik dağıttığı, fesleğenlerin rüzgardan salınıp güzelim kokularını etrafa gönderdiği, ağustos böceklerinin gecenin ritmini belirlediği, denizlerin üzerinde kıpır kıpır yakamozların olduğu harika bir yaz akşamında evinin bahçesindeki sallanan kanepede sakince kitabını okurken, yanına nereden çıktığı belli olmayan, siyahlara bürünmüş, yüzü ve özellikle de gözleri başından aşağıya sarkan ve ince siyah bir tülden yapılmış başlığı yüzünden pek seçilmeyen esrarengiz biri gelip ses etmeden usulca oturdu. Yaşlı adam şaşırarak ve meraklanarak elindeki kitabı yanındaki sehpanın üzerine bırakıp, gözlüklerini de biraz aşağıya kaydırıp, gelenin belli belirsiz görünen suretine bakarak;
“ Siz de kimsiniz?” diye sordu. Gelen, karalar içerisindeki gölge gibi adam sakince fısıldadı; “Azrail… Sizi uzak ama eski yerinize götürmeye geldim…”

Sarsılan adam gözlüğü elinden yere düşürdü. Kırılan cam seslerinden hemen sonra ürpertici bir sessizlik kapladı ortalığı. İkisi de konuşmadan birbirlerinin yüzlerine baktılar uzunca bir süre. Yaşlı adam bir ara görür gibi oldu Azrail’in gözlerini. Simsiyah göz bebeklerinin etrafında alev sarısı ve kırmızı haleler vardı iç içe geçmiş. Ama aynı zamanda derin bir sükunet ve garip bir huzur da.

Saniyeler geçti belki ve yaşlı adam biraz merak çokça keder içinde çaresizce “Peki” dedi. “Yalnız tüm yaşamım boyunca tanrıya yakarmıştım. Tek bir dileğim vardı, o da bu dünyadan göçüp gitmeden önce biri cennete, diğeri cehenneme gidecek iki fani görmek. Bu dileğimin gerçekleşeceğini hiç ummadım. Umamadım. Dileğim hala geçerli. Madem sen Azrailsin o halde söyle tanrına son dileğimi gerçekleştirsin, ne olur. Yaşamım boyunca iyi ve düzgün bir hayat sürdüm. Son isteğim budur.”
İsteğinin gücü bir anda ağzından kelimelerin dökülmesine neden olmuştu. Ama sonra durup ne yaptığının farkına vardı. Ölüm meleğinin karşısında durmuş ondan isteklerde bulunuyordu. Hem de birazdan canını alacak, son nefesini torbasına koyup gidecek olan Azrail’in... Ama geri adam atmadı. Sözlerini “ Sonra beni alıp götürebilirsin. O uzak ve eski dediğin yer her neresiyse.” diye tamamladı…

Azrail garip garip baktı bu değişik adama. Belli ki tanrının yedi merhalesinden haberi olan çok başka bir adamdı karşısındaki. Ama ne evet dedi ne de hayır. Gözbebeklerinin etrafındaki alevler ateşlendi aniden, yanmaya başladı gözleri cehennem ateşi gibi. Belli belirsiz bir gülümseme belirdi yüzünde ve gözden kayboldu bir yıldızcasına. Bu ani kayboluş, yaşlı adama rüya görüp görmediğini düşündürdü bir süre. Etrafında kimse yoktu şimdi. Ses ya da herhangi bir kıpırtı da. Gerçekten görmüş müydü Azrail’i ? Yoksa koca bir yanılsama mıydı hepsi?...

Gece çöküp de yaşlı adam uykuya dalınca rüyasında Azrail’i buldu yeniden. Bu kez simsiyah gözleri ve kapkara saçları görülüyordu. İrkildi yaşlı adam. Can vermek üzere olduğunu düşündü bir an için. Yaşamı sona eriyordu galiba. Ama Azrail kulağına eğildi yavaşça. Ölmüyordu. Canını almaya gelmemişti bu kara melek. Kendisine iki adet adres verdi. Buralarda yaşayan bu iki adamı ziyaret edebileceğini söyledi. Adamları da kısaca tarif etti. Bu bir mucizeden başka bir şey değildi. Tanrı isteğini kabul etmişti…
Kan ter içinde uyandı ve unutmadan aklında kalanları kağıda not etmeye çalıştı alelacele. Cennetlik adam için bir sahil kasabasındaki büyükçe bir hanı ziyaret etmeliydi. Cehennemlik için ise yakınlardaki büyük bir dağın zirvesini…
Olan bitenin gerçek mi rüya mı olduğunu hala tam çıkaramamıştı.
Birinde ayık, diğerinde uykudaydı. Ama elinde iki farklı adresin yazıldığı kağıda baktı heyecanla. Şayet yasadıkları gerçekse Azrail geri dönecekti. Fazla zamanı olmadığı açıktı. İki yeri de ziyaret etmeye ve bu iki adamı bulmaya karar verdi. En merak ettiği şeyi, günahkar ve sevapkar iki insanı görecekti dünya üzerinde…

Son yıllarında inançlı bir adam olup çıkmıştı. Hep öyle değildi aslında. Gençliğinde agnostikti. (tanrı var ya da yok. Kanıt yoksa bu asla bilinemez diyen düşünce akımı) Bir gün uyanır, “tanrı elbette var, bunca şey rastlantısal mutasyonlar, genlerin ortak aklı ya da bir mutlak güçten yoksun olarak şansa var olamaz” diye düşünürdü. Ama öteki gün uyanınca da bu kez dünyadaki acıları, adaletsiz yaşamları, umursamazlığı ve vahşi hayatın kurallarını görünce “tanrı bunun neresinde?” diye aklından geçirirdi. Varsa bile olan bitenle ve insanlarla ilgilenmiyordu. O zaman bu nasıl bir işti böyle. Bir zaman geçtikten ve orta yaşa geldikten sonra ateizmi kabul etti. İnanç sistemlerinden uzaklaştı. Düşünmek ve çok okumak onu bu noktaya getirmişti. Bir ilah, her şeyi gözeten ve bilen bir güç yoktu. Deist (sadece tanrıya inanan ama dine inanmayan) oldu çok sonraları. Yaşı ilerledikçe içindeki şüphe onu tekrar tanrıya yakınlaştırdı. Sadece yaratana inanıyordu artık. O vardı ve bilemediği nedenlerden ötürü hayata müdahale etmiyordu ya da o öyle sanıyordu… Bir tanrı vardı bilemediği bir yerlerde…

Ama hayatının hiç bir döneminde teist ( dine ve tanrıya inanmış kişi) hissetmedi kendini. Bağnaz, sabit fikirli ve fanatik olmadı ruhu. Hep hümanist, şefkatli ve sevgi dolu bir yürekle yaşadı. Onur hep önemli oldu onun için. Şerefi ve gururu önde tutu hayatı boyunca. Kimseyi kırmadı. Kimseye kötü söz söylemedi… Hiç…
Ve artık cehennemdeki uçurumlarda azgın ateşlere düşecek ve yeşil ovalarda mavi nehirlerde yüzecek iki farklı adam onu beklemekteydi. Bir ömür merak ettiği gerçeklerle yüzleşecekti ölmeden hemen önce. Ebedi acı ve ebedi aşka yolculuğa hazırlanan iki farklı ademoğlunu görecekti…

Ertesi sabah, tan yeri kıpkızılken, erken vakit yorgun bedeninden beklenmeyen bir güçle uyandı. İçi içine sığmıyor, hayatın belki de en maceralı günlerine başlıyordu. Hazırlandı hemen. Yola düştüğünde güneş ufuktan henüz doğmaya başlamıştı. Önce cennetlik adamın yanına gidecekti. Hava sıcak, yol uzundu. Ama bütün hayatı boyunca istediği şeye kavuşmaya gidiyordu. Özlem duyduğu şeye kavuşmasına çok az kalmıştı artık. Tüm gücünü toplayarak yola devam etti. Yürüdü yürüdü…
Sonraki günün akşamında bir kıyı kasabasına vardı. Martı seslerinin eksik olmadığı balık, yosun, teknelerin ahşabı ve iyot kokan bu yerde büyük, mavi pencereli tek bir han vardı. Hemen denizin kenarındaki handan içeriye girdi derin derin soluyarak. Handa 3-5 masada insanlar yemek yemekte, şarap içmekteydi. Sohbetler her tarafı kaplamış, handa güzelce de bir müzik çalmakta, kızlar dans etmekteydi. Ne han duvarlarındaki taşların soğukluğu, ne koyu ahşapların iç karartıcı etkisi, ne de loş mum ışığının kasvetli havası onun içindeki merak ateşini azaltmaya yetmişti. Keyifli ve neşeli insanların dostane sohbeti ve sakin bir havası vardı bu hanın ve esas olan buydu. İçe işleyen bir müzik aklı başından alacak kadar güzeldi. Etrafı keskin şarapların aromalarının kokuları kaplamıştı. İnsana huzur veren, evindeymiş gibi hissettiren bir yerdi yaşlı adam için burası.

Biraz soluklandıktan sonra hancıya rüyasında aklında kaldığı kadarı ile tuttuğu notlara bakıp aradığı adamı tarif etti. Hancı ilerideki denize bakan pencerenin önündeki masayı işaret etti. “Dediklerine bakılırsa işte orada. Sanırım aradığın adam o.”
Yaşlı adam heyecan ve merak içinde nefesini tutarak kafasını gösterilen tarafa doğru çevirip soluksuz kalarak baktı. Cennete gideceğini bildiği adam oradaydı çünkü. Yavaşça ve ağır ağır attığı adımlarla ona yaklaştı. Tam masanın yanına geldiğinde elindeki asasını son kez yere vurup ve ondan güç alıp “Merhaba” dedi.

Adam kırk yaşlarında, kaslı vücutlu, siyah uzun saçlı, esmer tenli, yeşil iri gözlü, belinde büyükçe bir kama taşıyan kirli sakallı ama temiz görünümlü yakışıklı birisiydi. Önündeki tabakta büyükçe bir et parçası ve hemen yanında kocaman bir testi içerisinde de şarap durmakta, bir tarafında beyaz tenli sarı saçlı güzel bir kız, öte yanında ise kızıl saçlı mavi gözlü bir hatuna sarılmış vaziyette bizim ihtiyara döndü. “Merhaba tanrı misafiri, gel otur yanımıza, açsındır bir şeyler ye, iç.”
İhtiyar oturdu. Bir süre adamı, önündekileri ve yanındaki kadınları süzdü. Adam hancıya bağırarak; “Misafirim var, hemen masayı donat” dedi. Hancının önüne koyduğu yemeklerden biraz yiyen ihtiyar sonra başını kaldırdı ve sordu; “Sen buralarda ne yapıyorsun böyle evlat?”

Adam yaşlı adamın ondan evlat diye söz etmesine sevinerek “Ben bir denizciyim. Kendimi bildim bileli de balıkçıyım baba, her sabah erken kalkar rızkımı denizlerden ararım. Buldum buldum, bulamadım kısmet der geri dönerim. Bazen bu akşamki gibi yer içer eğlencelere dalarım, bazense kuru ekmek suya talim ederim. Dünya tatlısı bir ufak teknem vardır. Adı Masal’dır. E bu hayat da bir masal değil mi zaten. Başını bilebildik mi ki sonunu bilelim masalın. Hepimiz masal kahramanıyız biz, bakma sen baba. Masalımızı yaşıyoruz ama öyle ama böyle. Teknemde benim masalım. Ve bu masal benim aşkım. Denizlerde geçen masmavi bir hikaye hayat benim için. Teknemin bin türlü dertleri ile uğraşır, bana verdiği güzelliklere şükreder, mavi denizlerin koynunda yaşayıp giderim “ deyip şarabından bir yudum alıp iki yanındaki hatunların yanağına birer buse kondurdu.

Yaşlı adam “İyi ama,” dedi, “ Dünyalığını yaptın mı oğul, yaşlılığını garanti altına aldın mı? Elden ayaktan çekilince ne yapacaksın?” Denizci gülümseyerek “Aman be babalık, bak cebimde sadece 3 altın var. Bu bana birkaç gün yeter. Başka da hiçbir şeyim yok ama Allah verir nasıl olsa. Emektar kayığımla ikimiz denize açılınca, rızkımızı hep verdi bunca zaman. Dert ettiğin şeye bak. Hem ben ölene dek denizlerimden ayrılmam, ayrılamam. Denizsiz yaşayamam. Öleceksem de mavi dalgalarımın kollarında karışacağım sonsuzluğa. Hadi şerefine” dedi ve kadehini havaya kaldırdı. Denizci o kadar içten o kadar samimiydi ki… Yüreğinin gerçek, gönlünün büyük olduğu o kadar belliydi ki, yaşlı adamın içi ısındı denizciye. Gece boyu neşeli ve samimi sohbet böylece sürüp gitti. Gece bittiğinde denizci ve yanındaki hatunlar masaya sızmışlardı. Yaşlı adam onları uyandırmadan usulca kalktı masadan. Uyuyan denizciye baktı… Bu adam cennete gidecekti demek. Nasıl olacaktı ki bu?...

Sabah olduğunda yaşlı adam uyanıp ve aşağıya inip kahvaltısını etti. Balıkçı çoktan gitmişti belli ki. Yaşlı adam handan ayrılma vaktinin geldiğini söyleyip hancıya borcunu sordu. Hancı “2 altın” dedi. “Ama balıkçı sabah erken giderken, beybaba misafirimdir deyip senin hesabı da kapattı. Yani borcun yok.” Yaşlı adam şaşırıp kaldı. “Nasıl olur zaten hepitopu 3 altınım var demişti bana dün gece!” Handan çıkıp sahile vardı. Deniz masmavi ve sakindi. Rüzgarsız, güneş dolu bir sabahtı. Denizlerde ufukta kaybolmakta olan balıkçıya ve teknesine takıldı gözü. Uzun süre baktı arkasından... Ufka doğru salına salına süzülüyordu balıkçı’nın kayığı. Bir huzur ve sevgi hissetti kalbinde. Sonra Hancıyla vedalaşıp oradan ayrıldı. Sıra şimdi cehenneme gidecek, sonsuzluk girdabının içinde orada ateşlerde kalacak bir cehennemlik ademoğlu ile tanışmaya gelmişti.

Deniz kenarından çıktığı yol onu 3 gün sonra bir sabah vakti dağın zirvesine getirebildi ancak. Seksenlerini sürmekte olan bu adam için çok zor bir yolculuktu bu. Oldukça yorgun, aç ve susuz bir şekilde tarif edildiği üzere zar zor ulaştığı büyükçe bir mağaradan içeriye girdi.
Mağaranın tavanı en az 5 metre yüksekliğindeydi. İçerilere kadar kıvrılan bir yolu vardı ve sağda solda soğuk görünüşlü taşlardan başka hiçbir şey yoktu. İçerisi kasvetli, sevimsiz ve soğuktu. Rüzgarın oyuklardan içeri girip çıkarttığı ürpertici sesler duyuluyordu her yanda. Bir süre soluklandıktan sonra yürümeye devam etti yaşlı adam.

Mağaranın sonuna doğru mum ışıklarının aydınlattığı bir düzlük gördü. Oraya doğru ilerledi. Yürüyüşü bitip de mağaranın sonuna ulaştığında yaşlıca bir adamın sırtı dönük olarak yavaş hareketlerle ve şuh içerisinde ibadet ettiğini görerek beklemeye başladı. Mum ışığı adamın yüzünü belli belirsiz aydınlatıyor, secdeye vardığı taşın üzerinde ışık oyunları yapıyordu. Dikkatle baktığında ibadet eden adamın alnını taşa koymasından taşın aşındığını ve düzleştiğini hayretle fark etti.
Etrafta ne bir masa, ne bir şilte ne de kap kacak hiçbir şey yoktu. Bir insanın yaşaması için zor bir yerdi. Ses çıkarmadan sürdürdüğü bekleyiş nihayet sona erdi. Adam ibadetini bitirip ayağa kalktı. “Hoş geldiniz.” dedi Ardından sakince ve başını yavaşça öne eğip elini de aynı anda kalbinin üzerine götürerek selamladı mağarasına gelen bu adamı.

Adam altmışlı yaşlarını sürmekteydi. Beyaz, uzun sakallı, kafasında beyaz bir eşarp sarılı, gözleri donuk, adeta feri sönmüş, ince yüzlü, avurtları hafifçe çökük, uzun boylu, zayıf ve çelimsiz biriydi mağarada yaşadığı belli olan bu garip adam.

Yaşlı adam merakını daha fazla saklayamadan söze başladı; “Burada, bu dağ başında bu taştan başka hiçbir şey olmayan, loş ve soğuk mağarada ne yapıyorsunuz bir başınıza siz?”

Adam, sualin ağırlığı altında kalmadan, kırıcı bir meraktan ziyade samimi bir öğrenme arzusu içeren soruyu; “Ben, 40 yıldır burada bu mağarada yaşıyorum. Günlerimi tanrıya dua ve şükür ederek, kitap okuyarak ve ibadetlerimi yaparak geçiriyorum. Fani hayatın zahiri gösterişinden, yapay nimetlerinden, hırs ve isteklerinden, kavgasından ve maskeli balosundan arındırdım kendimi çok zaman önce. ”
“ Peki ne yiyor ne içiyor nerede uyuyorsunuz?”

“ İbadet ettiğim taşın üzerinde uyurum. Kasabadan şehre giden kervanlar ara sıra buraya da uğrarlar mola için. Bana biraz mum ve gaz yağı verirler aydınlatma için. Mağaranın arkasında ufak bir dere vardır. Oradan suyumu temin ederim. Derenin yanında ise büyük bir nar ağacım vardır. Buraların havasından suyundan olsa gerek mevsime bakmadan yaz kış her sabah dalında bir tane nar bulurum. O da bana yeter zaten.”

İhtiyar adam afalladı. İçinden; “Bu adam nasıl olur da cehenneme gider? Balıkçı içki, tütün, kızlarla dünya nimetlerine dalmışken bu zat burada tanrısına ulaşmak için ibadetten taşları eritmiş. Işıksız kalmış. Yiyecek içeceği bile yok doğru düzgün. İnsanlardan, hayatın tüm nimetlerinden yoksun yaşamayı seçmiş. Ben galiba yanlış anladım. Adamları karıştırdım sanırım” diye mırıldandı.

Yaşlı adam mağaradaki bu zatın sakin, huzurlu ve tanrıya adanmış hayatı karşısında cehenneme gidecek olmasına hiç ihtimal vermedi.
Rüya mı gerçek mi olduğunu hala tam olarak kavrayamadığı şeyleri not ederken bir hata yapmış olabileceğini düşündü. Mağaranın o loş ve havasız ortamında birkaç saat sohbet ettikten sonra yine hiçbir şey yemeden hatta su bile içmeden vedalaşıp aynı yolu geri kat etti. Günler sonra bitkin, aklı karışmış ve merak içinde vardı evine. Bu seyahatler onu o kadar yormuştu ki, yorgunluktan birkaç gün uyudu ve dinlendi. Ama uykusunda da düşünebilen biriydi yaşlı adam. Hep düşündü gördüklerini, konuştuklarını. Hala anlamlandıramıyordu. Adamları karıştırdığından neredeyse emin olarak uyandı bir sabah. Günler günleri kovalıyor ama ne bir gelen ne de bir giden oluyordu yaşlı adamın evine. Her şey bir hayal miydi yoksa? Çok istediği şeyi ölmeden önce yapmak için zihni ona bir oyun mu oynamıştı?

Birkaç hafta sonra yine bir akşam vakti evinin bahçesinde düşüncelere dalıp gitmişken bahçe kapısı gıcırdayarak açıldı ve siyahlar içinde Azrail belirdi. Onu gören yaşlı adam yerinden doğrulup kapıya doğru hamle yaparken, Azrail aniden ortadan kayboldu. Boş bahçeye ve arkasında açık duran kapıya meraklı gözlerle bakan yaşlı adam, arkasından bir sesle irkildi. Ardında duran Azrail sadece onun duyabileceği bir sesle; “Artık gitmeye hazır mısın?” dedi. Yaşlı ihtiyar bu anı nicedir beklemesine rağmen yine de bir an donup kaldı. Koca bir yaşama veda etmek sandığı kadar kolay olmayacak mıydı yoksa? Gücünü topladı ve kafasını sakince kaldırıp Azrail’in sadece sapsarı akı görünen gözlerin ta içine baktı.
“Evet, hazırım” dedi kararlı ve korkusuzca. Kendi kendine de “Demek rüya değilmiş, hepsi gerçekmiş.” diye söylendi.

Azrail elini uzattı usulca yaşlı adama doğru. O anda serin bir rüzgar esmeye başladı hafifçe yüzüne. Azrail’in simsiyah başlığı zifir gecede sessizce geçip giden dalgalar gibi salınıyordu havada. Azrail’in etrafındaki, görüntüler, bahçe, kapı, limon ağaçları, ufuktaki uzak ışıklar, hepsi silinmeye başladılar. Kısa bir an sonra Azrail dışında tüm görünenler kaybolmuş, karanlığa bürünmüştü. Başlığı, gözleri ve uzattığı siyah eliyle Azrail kalmıştı geriye sadece. Tuttuğu an yaşama veda edeceğini anladığı kapkara bir el…

Azrail’le elele bir an kadar kısa süren yolculuğun sonunda kendini tanrının huzurunda buldu yaşlı adam. Ölmüştü. Canı yanmamış, içi kederle dolmamış, yüreğinden hüzünler akmamıştı. Garip bir sakinlik vardı ruhunda. Ölüm yok oluş değil miydi? Yok olmamıştı işte… Ne olduğunu anlayamadığı bir şeyin içine düşmüş gibi bir hisle doldu aklı. Karşısında ışık huzmesinden tam da seçilemeyen Tanrıya bakarak; “Teşekkür ederim. Bana bir cennetlik bir de cehennemlik iki kulunu, ben yaşarken görme fırsatı verdin. Ama sanırım ben onları karıştırdım. Sahil kasabasındaki balıkçı cehennemlik olmalı değil mi?” diye sordu.

Işık huzmesi bir sisin silikleşmesi gibi usulca dağıldı. Tanrı gülümseyerek “Hayır. O cennetimin en güzel köşesine kurulacak” dedi. Yaşlı adam şaşkın, Anlaşılmaz bir garip durum içinde ; “Ama nasıl olur?” diye söylendi kendi kendine.

“Bak” dedi Tanrı. “O Denizci günlük yaşar. Kazandığını o gün rızk yapar. Evet belki bazı ufak tefek günahları olur. Ama yüreğinde bana sarsılmaz bir inancı vardır. Onu yalnız bırakmayacağımı, rızkını mutlaka vereceğimi bilir ve inanır. Seni benim misafirim addeder ve ona göre davranır. İçinde hiçbir zaman kötülük olmaz. Kimseyi incitmemiş denizden tuttuğu yavru balıkları bile geri bırakmıştır defalarca. Canını tehlikeler içine atarak fırtınalarda çok kulumu kurtarmış, hayata döndürmüştür. O bana inanıyor. Her halükarda hem de. Parasız kalma pahasına da olsa. Cebindeki son parasını daha yeni tanıştığı sana tanrı misafiridir diyerek verdi. Bu yüzden o cennetime gelecek ve burada kalacak.”

Yaşlı adam şaşırsa da ikna olmuştu. “Evet tanrım” dedi, “Haklısın. İyi biriydi Balıkçı. Ama anlayamadığım bir şey var. Dağdaki yaşlı adam peki?
O neden cehenneme gitsin ki ? Senin için tüm dünya nimetlerinden elini ayağını çekmiş. Kendini ibadete vermiş. Tanrısına adamış. Onun da yeri cennet değil mi?”

Tanrı; “Hayır, asla” dedi. Hiddetlenerek ve sesini yükselterek “Bak kulum… Ben ona tam 40 yıldır her sabah 1 tane iri nar gönderiyorum. Tam 40 yıldır hiç aksatmadım. Her sabah uyandığında o ağaçta 40 senedir bir büyük nar buldu o adam. O nar onu hayatta tutuyor. Her ihtiyacını karşılıyor. Fakat ben, senin oraya vardığın sabah tam 40 yıl sonra ona ilk ve son kez iki tane nar gönderdim. Bunca zaman sonra niye 2 tane nar gönderildiğini bile sorgulamadan ikincisini zulasına attı. Sana ikram etmedi. Edemedi. Ya bir sabah nar gelmezse dedi kendi kendine. Ya bu nara ihtiyacım olursa bir gün diye geçirdi içinden. Bana, 40 yıldır nar gönderen tanrısına olan inancı öylesine zayıf ki işte bu yüzden onun yeri cehennemimdir şüphesiz.”

Yaşlı adam donup kaldı. Koca hayatında öğrendiği her şey tuzla buz olmuştu. İnanç onun bildiği gibi bir şey değildi… İnanmak teslim olmak demekti. Ve teslimiyet zor bir şeydi. Ve insan bir kez inandı mı görkemli gerçeği anlardı. Hayatın sırrını bilirdi artık…
 

-----------------------------------------------------------------------------------------------
 

Görünenler gözümüze göründüğü gibi değillerdir. Görünenler bizim bildiğimiz, algılayabildiğimiz kadar olmazlar. Gördüklerimiz dıştadır. İçtekiler görünmezler. İçi görebilenimiz yüreği büyük olanlardır. Gösterilenler yanıltıcı, bizi faka bastırıcıdır.
Kimse göründüğü gibi değildir. Zahiri görüntülü insan kadavraları dolaşır bu gezegende oradan oraya her gün. Aslında görünenler bakılanlardır. Bakmak asla görmek değildir. Bakarak göremeyiz. Hissederek ve anlayarak görebiliriz olup biteni. Şems’in dediği gibi “Her şey içtedir. Pislik de, kötülük de. Berrak bir gönül ve iyilik de.”
Etrafımızda yığışan bu sahte görüntülü müsveddelerin arasında yaşamak her gün daha da zorlaşır. Her şey birbirine karışır. Suret görüntülerden ruhlarımız kamaşır, yüreklerimiz çatışır.
Şehir zamanla dev bir maskeli baloya döner. Maskesi olmayanın açıkta kalacağı bir kara şölen. Maskeler görüntüdür. İçeriyi saklarlar. İçte tanrıyı bile kandırmaya yetecek potansiyel, onu aldatmaya kalkacak cüret saklıdır. İçte müthiş bir pazarlık vardır. Makyevelist, içten pazarlıklı adamların toprakları yaşanmayacak kadar zor yerlerdir.

Şems ” Öyle insanlar var ki sırf cehennem dehşeti yahut cennet rüşveti için iman ediyorlar. Bana kalsa bir kova su alır cehennem ateşini söndürür, cenneti de ateşe veririm ki sırf ve saf bir aşk kalsın geriye” demiş. Onun lafı sahtekarlara ve yalancılara…

İnsan buralardan kaçmaya içi dışı bir insanların olduğu yerlere ulaşmaya bu hikayenin benzeri binlerce hikayeyi bizzat yaşadıktan sonra karar verir. Yaşayıp, erimeye, sahip olduğu tüm güzel şeyleri kaybetmeye yüz tuttuktan sonra belki de.

Yaşamaya inanan, yaşama tutunan adamları bulmaya, sahte hayat göstericilerini aşmaya, geride bırakmaya karar verir. İpin üzerinde terleyerek adım adım ilerleyen cambazı bir taraftan alkışlayıp, diğer taraftan düşmesini bekleyen maskeli süvarilerin birliğinden firar etmeye karar verir.
İçinde olanın yüzlerine vurduğu, cambaza elini uzatanların, altına ağ sermeyi akıl edenlerin olduğu yerlere gitmeye…
 

Nar gibi, kendi bir gönlü bin kişi olanların yanına…
Riya taşlarını değil, aşk dalgalarını aşındıranların olduğu yere.
Denizler Ülkesine…
 

CENK SAHIN
 

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri