Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

4 köpeğin hikayesi

  Sessiz ve sıcak bir Temmuz gecesiydi. Çıt çıkmayan gece yarısını aşmış kör karanlıkta sakince uyuyordum. Günün sıcağı ancak ortalıktan toz olmuştu. Suadiye’deki evimizin terasına çıkmış, yerdeki şiltenin üzerine kıvrılmış, zaman zaman etraftan gelen seslere kulak kabartarak tatlı tatlı kestiriyordum. Denizin kenarındaki evimizin içine denizin gece gündüz eksik olmayan dalgalarının sakinleştirici sesi, ritmik melodiler gibi doluyor, dolunayın gönderdiği billur ışık perdelerimizde gölge oyunları yapıyordu. Denizin kokusu buram buram, ortalık dingin, gece huzurluydu… Uzaklarda yaşanan dramdan habersiz, hainlikten uzak, hunharlığı bilmeden uyuyordum…

Önce bir haykırış duydum. Sonra bir tane daha. Ve sonra onlarca daha. Arkasından iniltiler ve bağırışlar doldurdu geceyi. Gece kadar karanlık, gece kadar bilinmez yüzlerce ses geliyordu uzaklardan. Kulak kabartıp etrafı dinledim bir süre. Seslerin yönü denizdi. Denizden, ufuktan dağılıyordu bu yardım ister gibi gelen feryatlar. Bitmiyor, azalmıyordu. Telaşa kapıldık endişe ile. Zorda olanlar vardı belli ki. Geç vakit olmasına karşın evimizin önünde bağlı kayığımıza atladık sonra. Hızla dıştan takma motoru çalıştırdık. Duyduklarımıza kayıtsız kalamamıştık. Birileri yardım çağrısı yapıyor gibiydi. Ama nerede ve kimdi bilemiyorduk. Seslerin geldiği yöne doğru rüzgarsız, ılık bir yaz akşamında ilerliyorduk ay ışığının aydınlattığı karanlık sularda yavaşça. Merak içerisinde, gözlerimiz ufku tarayarak…

  Hayatım bu sahilde geçmişti. Herkesin dost herkesin arkadaş olduğu bu eski İstanbul yerinde. Meyhanelerde içenler de, parklarda yatanlar da, sokaklarda dolaşanlar da arkadaşım, tanıdıklarımdı. Herkes beni tanırdı zaten. Buranın sakinleri, bu semtin müdavimleri ne zaman başım dara düşse yardımıma koşarlar, beni kimselere muhtaç etmezlerdi. Onları elimden geldiğince korur, kollardım ben de karşılık olarak. Sokakları, evleri, caddeleri arşınlar, evlerin önünde vakit geçirir çocuklarla şakalaşır, babaları ile ahbaplık eder, annelerine yollarda eşlik ederdim.
Sükunet dolu bu semtte sevdiğim bir hayatım vardı benim. Kuzguncuk evimdi. O sıcak Temmuz günü sabahı onları görene dek. Arkadaşlarıma yaptıklarını dehşetle fark edince var gücümle kaçmaya çalışmıştım. Ama başaramadım. Beni bambaşka bir akıbet beklediğini nasıl bilecektim ki? Hunhar, hain ve acımasız bir gaddarlığın ortasında kalacağımı…

 

  Yaz oldu mu tası tarağı toplar ailecek adalara giderdik. Daha okullar kapanır kapanmaz soluğu mis gibi çiçek kokularının rahiyalarının kapladığı yazlık evimize varırdık. Kınalı Ada’nın en yüksek yerindeydi bahçeli evimiz. Verandasında İstanbul’u seyrederek yenilen akşam yemekleri ve yapılan uzun rakı sohbetleri, tüm kış arzu ve özlem ile beklenirdi bizim evde. Kalabalık bir aileydik biz. Çocuk sesi eksik olmazdı hiç evimizde. Bu adada beni tanımayan yoktu. Sabah kahvaltıdan sonra evden çıkar, akşam olana dek kah adanın sırtlarında, kah deniz kenarında, kah ormanın içerisinde dolanır dururdum keyfimce. Yolda bana rastlayanlar başımı okşar, bazen şeker verir bazen de benimle ayaküstü oyunlar oynarlardı. Herkes huzur içinde yaşar giderdik beraberce.
Ta ki o kara Temmuz gecesine kadar. Çok yakından gelen o çığlık patlamalarını ilk duyduğumda irkilmiş ve korku içinde kalmıştım. Daha önce hiç böyle bir şey duymamış, bunca dehşet verici şey görmemiştim…
Merak içinde adanın batı tarafındaki zirvesine hızla koştum. Ve tepeden gördüklerim karşısında donup kaldım.

 Balığa çıkmak böyle yaz gecelerinde zordu. Bir kere balık yoktu. Hava nemli ve bunaltıcı olurdu. Ama bizim takanın inatçı kaptanı herkes gibi Eylülü bekleyeceğine rızık peşine düşerdi geceleri. Gündüzün sıcağı kaybolur kaybolmaz hemen kendimizi denize atar, o elinde rakı kadehi ben pruvadaki yerimde gider de giderdik. Talihsiz balıkları beklerken ağımıza, ağzında cigarası ile türkü tutturur gözlerimiz kapalı dinlerdik sallana sallana. Seyrede seyrede ben de kaptan kadar öğrenmiştim balık tutmasını. Ama daha ziyade ben işin yemek kısmı ile ilgileniyordum. Yakalanan ilk balık benim göz hakkımdı. Sonrası ise ekmek paramız.
Gecenin içinde, denizin ortasında sessizce ağa vurmasını beklerken balıkların, uzaklardan canhıraş bir feryat, çaresiz bir ağıt gibi sesler geldi takamıza aniden. Ve sesler giderek arttı o uğursuz gecede. İkimizde kulak kesildik kaptanla. Bana “Sakin ol. Ne olduğunu anlamalıyız. Gidiyoruz” dedi ve sarsıcı gürültülerin geldiği yöne kırdı dümeni. Siyah denizlerde beyaz köpükler çıkara çıkara yaklaşıyorduk o garip seslerin kaynağına.
Bir daha hiç unutamayacağım, o korkunç yere doğru yol alıyorduk kaptanla ikimiz.

  Suadiyeden çıkalı neredeyse 1 saat olmuştu. Sesler hiç durmuyor, sanki savaş alanındaki ölmek üzere olanların çaresiz iniltilerine benziyordu. İyi de denizin ortasında nereden geliyordu bu sesler hala anlayamamıştık. Ufukta sadece koyu bir karanlık vardı. Sahibim elindeki feneri uzaklara tutuyor, bir şey görebilmek için çırpınıyordu. Birbirine karışan onlarca ses, yüzlerce bağırış vardı sanki. Merakımız da, tedirginliğimiz de artmıştı. Neyle karşılaşacağımızı kestiremeden yol almaya devam ediyorduk. Yardım için, zora düşene el vermek, darda olana omuz vermek için kat ediyorduk Marmara’yı gece yarısı ağır ağır....

......

Kaçamamıştım işte. Büyük paslı kocaman bir demir kıskaç nasıl olduğunu anlamadan boynumu kapmış, kanatmış beni kıskıvrak yakalamıştı. Yıllarca sabahları seslerini duyarak uyandığım ve kıyısında köşesinde kuyruğumu sallayarak dolaşıp yiyecek bir şeyler aradığım mavnalardan birini gördüm az ötede sonra. Kıskaçlanmış sürüyle arkadaşım, tanıdığım hepsi mavnaya tıkılmış ürperen bakışlar ve kanayan kıskaç yaralarının verdiği acılarla bilinmezlik içinde kıvranıyor, yalvaran gözlerle etrafa bakıp bir kurtarıcının gelmesini bekliyordu.
Ne oluyordu anlamıyordum. Bizi neden buraya dolduruyorlardı kestiremiyordum. Beni tanıyan, besleyen, seven birkaç kişi halimi görüp kıskaççıya söylenmiş zinhar fayda etmemişti. Zaten bir garip adamdı beni yakalayan. Ne üstü başı düzgündü ne lafları. Ağzı leş gibi içki kokuyor, bakışlarından hinlik akıyordu. Tekin biri olmadığı besbelliydi. Ama benden ne istiyordu ki? Birkaç saniye içinde ben de kalabalığın içine savrularak atıldım. Kapaklar kapandı ve mavna bir süre sonra usulca hareket etti. Kuzguncuğa son kez bakıyor olduğumu hissediyor ve ağlar gibi bakıyordum uzaklaşılan sahile. Meçhule doğru yapılan bir yolculuk böyle başlamıştı bizim için. Paslı bir demir kadar soğuk ve pis.

Tepeden Sivri adada yanan ateşleri ve mahşer yeri kalabalığına benzer yığınları gördüm. Kim yakmışsa yakmış, bir iki yerde mazot bidonlarının içinden yükselen sarı alevler ortalığı az da olsa aydınlatıyor, çaresizce felaketini yaşayanları görmeme vesile oluyordu. Kınalı Ada halkı da uyanmış, bir kısmı benim bir çırpıda koşup geldiğim tepelere gelmişti. Bazıları kafalarını iki elleri arasına alıp sağa sola sallayıp gördüklerine inanamıyor, kimileri “Barbarlar, katiller, yazıklar olsun” diye bağırıyor, benim ailem gibi hayvan sevgisini yüreğinde ezelden taşıyanlar hüngür hüngür ağlıyordu. Manzara bu dünya olalı beri ilk ve muhtemelen son kez görünecek cinstendi. Utanmamak ve benim gibiler için hırstan delirmemek mümkün değildi. O gece o tepede gün ağarana dek kıpırdamadan hırsımla baş başa durdum.

......

Kaptan “Sesler Hayırsız tarafından geliyor oğlum” dedi. “O tarafa yollanalım biz de.” Hayırsız gecenin ortasında Hayırsız adaya kırdık rotayı. Yaklaştıkça bu seslerin tanıdık olduğunu anmaya başladım. Bunlar insan sesi değildi. Bu kaygı dolu, ümitsiz sedalar benim gibi bu şehrin binlerce köpeğinden yükseliyordu kara gecenin semalarına. Oradan da Şehri İstanbul’a. Hayırsız Ada’dan binlerce köpek havlaması yayılıyordu her tarafa. Kıyısına yaklaşınca hareketsiz kaldık denizin ortasında. Gördüğümüz manzara tarif edilebilecek bir şey değildi. Bakmak bile çok zordu. Bir kıyım, bir vahşet insan eliyle planlanmış burada acımasızca yaşanıyordu. Kaptan hırsından elindeki onluk halatı kopartıp attı deryaya. Yan yana durmuş karadaki alevlerin uzattığı gölgelerinin vurduğu hemcinslerimin kaçışmasına ve yere yıkılmasına ardından da üzerlerine çullanılmasına şahit yazıldık kara gecede kaptanla ikimiz. O insanlığından utandı. Ben ise çaresizliğimden…


......

Keşke evde şiltenin üzerinde kalsaydım bu manzarayı görmektense dedim içimden. Sivri Adanın kuytusuna varmış, gözlerimizi kırpamadan donmuş cesetler gibi seyrediyorduk olan biteni. Burası adeta bir toplama kampını andırıyor, ölüm rastgele ve ansızın yakalıyordu her dakika içlerinden birini. Her dakika yere bir yenisi yıkılıyor, yıkılanı paramparça ediyorlar, sonra yenisinin peşine düşüyorlardı. Ama çok geçmeden bu kez avcı av oluyor, yere yıktıklarının hemen yanına düşüyor ve iç yakan feryatlarla kaybolup gidiyorlardı gecenin içinden. Sahibim kürekleri bırakıp kalakaldı öylece. Ayağa kalkıp güç bela “ Olamaz..Olamaz..” diye mırıldanabildi ancak. Ne karaya ayak basabilirdik ne de bu zavallı köpeklere yardım edebilirdik. Bir beklenmeyen haber, fark edilmeyen düşman gibi hissetmiştik kendimizi. Gafil avlanan bir güçsüz yavru kedi gibi. Elimiz kolumuz bağlı kalmanın verdiği tonlarca ağırlıkla daha fazla seyredip duymaya takatimiz kalmayınca, vicdanımız kanaya kanaya tornistan yaptık kayığımızı. Oradan uzaklaşmak, bu vahşet görüntülerinden kaçmaktan başka çaremiz yoktu çünkü.

....

Mavnanın kapısı açılıp da hızla ve hep beraber kendimizi özgürlüğe attık sanmıştık. Mavna uzaklaşırken arkamızı dönüp ona bakarken denizlerin üzerinde, kurtulduğumuzu ummuştuk. Oysa o defalarca daha buraya yanaşacak ve binlercemizi buraya terk edecekti. Çok geçmeden Bu ufacık adaya sıkışacak, yakıcı güneşten kaçacak delik bulamadan, susuz ve delicesine acıkmış bir halde günler geçirecektik. Artık adım atacak dahi yer kalmadığı zamanlarda mavna bir daha gelmez oldu. Başlarda gelip te yiyecek ve su bırakan görevli kimseler de artık ortalarda görünmüyordu. Kadere terk edilmek denilen şey işte tam da buydu. Ümitsizliğe kapılan, panik halindekiler ne yaparsa biz de öyle yaptık. Önce sıcak, ardından susuzluğun verdiği ızdırap ve açlığın sebep olduğu saldırganlık, eşi görülmemiş bir vahşete yol açtı bu ufacık adada. Günlerce denizi gözlemiş beni seven ve bırakmayacak olan birisinin çıkıp geleceğini ve bu kabustan kurtaracağını sandım safça. Oysa ne gelen oldu ne de giden. Yüzmeyi denedim sonra. Ama her denemede ya korkudan ya da gücümün tükenmesinden geri döndüm çaresizce adaya. Ve artık gözlerinin feri uçup gitmiş binlercesi ile beraber kabullendim kaderimi.
O gece bir iki tekne yanaşır gibi oldu adaya ama çıkamadılar gördüklerinden sonra karaya. Yardım edemediler zavallılara. Bazıları yüzmeyi denedi. Ama ya boğuldular ya geri döndüler. Kimisi sivri tepelere çıkıp oradan aşağıya bıraktı kendini. Kimi av oldu kimi avcı. O gece olanlar daha kaç gece devam etti hatırlamıyorum. Ama hem aynı şeyin benim de başıma gelmesinden korkmuş hem de yardım edememekten tükenmiş halde bitti o yaz. Yaz bittiğinde artık adada ne bir ses işitildi ne de biri görüldü. Şehirden toplanan onca masum köpek denizin ortasında bu ufak adada birbirlerini yediler. Kırıldılar, eridiler ve yok olup gittiler. Hiçbir şey yapmamış, kimseye zarar vermemiş olsalar da toplanıp katledildiler. Hem de aç susuz bırakılarak birbirlerine kırdırıldılar. Şehrin görünmez bekçileri, insanların oyun arkadaşları kendi halinde yaşayan binlerce köpek yok edildi bu adada gözlerimin önünde. Bir daha beni kimse Kınalıdaki yazlığa götüremedi. Bir daha denizlere hiç bakamadım…

.........


Kaptan, ağlarımızda ne kadar balık varsa var gücüyle teker teker adanın sahiline fırlattı. Balıklar yere düşmeden havada yakalanıyor ve yakalayanın üzerine üşüşülüyordu. Kışın avlanırken göbeğinin üzerine koyduğu sıcak su torbasının içini suyla doldurup, ağzını kapamadan onu da fırlatıp attı sahile. Sonra ağlamaktan kızaran gözlerini elinin tersi ile silip, burnunu çeke çeke dümenin başına geçti. “Bunu da mı görecektim? Buna da mı tanık olacaktım? ” diye söylenerek barınağa yollandık. Dönünce barınaktan uzunca bir süre hiç ayrılmayacaktım…

...............................

Ünlü Fransız Romancısı Pierre Loti :
‘‘Bu ülkeye İkinci Mehmed' in ordularının ardından gelen evcil köpekler kimseyi hiçbir zaman ısırmamış olmalarına rağmen katliamların en iğrencine mahkûm edildiler. Hiçbir Türk Hilâl'e uğursuzluk getireceği söylenen bu onur kırıcı görevi üstlenmek istemedi. Bu yüzden serseriler işsiz güçsüzler ve haydutlar görevlendirildi. Bunlar işlerini demir kıskaçlarla yapıyorlar zavallı kurbanlarını boyunlarından ayaklarından ya da kuyruklarından yakalıyorlar ve onları rastgele kan revan içinde Hayırsızada'ya götürecek olan mavnalara atıyorlardı.
Hayırsızada Marmara'nın ortasında çöle benzeyen bir kayaydı. İçecek bir damla su yoktu köpekler orada açlıktan ve susuzluktan öldüler ve bu arada bilinçlerini yitirdiklerinden birbirlerini yediler. Adanın yakınlarından bir kayık geçerken hepsi kıyıya geliyorlardı ve yürekleri parçalayan iniltileri duyuluyordu. Kayıkları ve insanları ne kadar uzakta olursa olsun gördüklerinde bütün saflıklarıyla yardıma çağırıyorlardı.”

İstanbul’un Köpekleri adlı kitabın Fransız yazarı Catherine Pinguet :
“1910 yılında Marmara Denizi açıklarında bir köpek cehennemi yaratıldı insan eliyle. Yiyeceğin, içeceğin, hatta bir gölgenin bile bulunmadığı Sivri Ada’ya sürülen yaklaşık 30 bin sokak köpeği hiçbir canlının çekmemesi gereken acılar çekerek öldüler. Oysa 17. yüzyılın başından itibaren şehre gelen Batılı yazarların dikkatini çeken bir durum var. İstanbullar bu dört ayaklı melekleri besliyor ve kolluyor. Vincente Blasco Ibanez ‘Fırtınadan Önce Şark’ başlıklı kitabında “Türkler hayvanlara saygılı, özenli davranıyorlar. İstanbullu arabacı, köpekleri ezmektense arabayı devirir” diye yazıyor. Halk böylesine hayvan sever o zamanlar, ama yönetim rahatsız. Osmanlı’nın “Avrupalılaşma” yolunda İstanbul sokaklarını başıboş köpeklerden temizlemek için bulduğu “alaturka” çözümün hikayesini, öncesini, sonrasını ve şimdisini yazdım ben de.”

Anadolu Kültür’ün işbirliğiyle Sivriada’da köpeklerin itlafını anlatan bir animasyon filmi hazırlayan yapımcı Serge Avedikian :
“1910’da, belediye başkanı Cemil Topuzlu’ya göre, Sivriada’da 30.000 civarında köpek ölmüş. Avrupa’da şehirler sokak köpeklerinden tamamen temizlenmişti, Osmanlı da bu modeli örnek aldı. Ama tabiî ki Sivriada’daki kullanılan yöntem daha önce hiç görülmemişti ve hayvanların çektiği acı açısından zalim ve dayanılmazdı, çünkü köpekler susuzluktan ve açlıktan birbirlerini yemişlerdi. Bu olay insanları çok etkiledi ve hafızalarda kaldı. Şimdiye kadar bu mesele dile getirilse de bugüne kadar uygulanan şiddet açıkça tanımlanmamıştı. 1910 senesinde, toplumun bir kısmı, özellikle muhafazakâr Müslüman mahallelerinde, insanlar bu toplamalara tepkiliydi. İnsanlar savunmasız hayvanlara yapılan toplamalara baş kaldırdılar. Bununla birlikte, yok etme kampanyasıyla tarihin bir sayfası çevriliyordu. İstanbullular ve mahallelerindeki sokak köpekleri arasındaki ilişkiler gitgide etkileşimsiz hale geldi. Sokak köpeği yanlısı insanlar hâlâ var ama ne yazık ki zaman ilerledikçe sayıları azalıyor. Bunun nedeni, şehir hayatının değişime uğraması ve yozlaşmasıdır.”

---------------------------------------

Bizans'tan beri İstanbul’da her zaman için yüksek olan köpek nüfusundaki artış bazı zamanlarda patlama halini alınca yönetimler çare olarak ‘‘toplama kampı’’ yapılmasına karar vermişler. Ve bu kamp da Marmara Denizindeki Hayırsızada'da kurulmuş.
Ve yazıktır ki tarihimizde bir de Köpek Katliamları var.
İstanbul köpekleri ilk toplu sürgünlerinden birini 19. yy’ın ilk çeyreğinde İkinci Mahmud zamanında yaşamış. Hükümdar İstanbul'da ne kadar köpek varsa yakalanıp adaya gönderilmesini buyurunca birkaç gün boyunca şehirde belki de tek bir hayvan kalmayana dek toplanmışlar.
Halk ‘‘Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir başımıza iş açılır köpekleri orada bırakmayalım’’ diye homurdanmaya başlayınca sağ kalan köpekler alınıp yeniden İstanbul sokaklarına salınmış. Ama halkın bahsettiği uğursuzluk da gelmiş: Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa'nın ordusu Kahire'den kalkıp Kütahya'ya kadar girmiş...

1910' da ‘‘köpek meselesi’’ni çözmeye bu defa da İstanbul ‘‘Şehremini’’ yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyunmuş. İstanbul'daki bütün köpeklerin yeniden Hayırsızada' ya yollanmasını emredince birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek mecburi bir ada yolculuğuna çıkartılmış.

Hayırsız ada sadece kayaydı dikili tek bir ağaç bile yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri İstanbul'dan bile işitilir olmuştu... Sesler birkaç gün sonra kesilmiş zira yaşayabilmek için birbirlerini yiyen köpeklerden artık bir teki bile hayatta değilmiş...
İstanbul halkının beklediği uğursuzluk da gecikmemiş: Balkan Savaşı patlak vermiş...

Paşa seneler sonra çıkarttığı ‘‘80 Yıllık Hatıralarım’’ başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını ‘‘İstanbul'daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara'daki Hayırsız Ada'ya gönderilmişti. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...’’ diye övünerek anlatacaktı...

Üzerinden 100 sene geçti... Şimdi artık Hayırsız Ada yerine İstanbul'un dışına, ormanlık alanlara atılıyor veya kafesler içinde aç susuz yaşamaya mahkûm ediliyorlar. Bir denizcinin, bir hayvanseverin, onurlu bir insanın asla kabul edemeyeceği bir şey bu…

CENK ŞAHİN

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri