Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Koca Hasan ile Yavuzların Yavuzu

Bazı şeyleri eksik anlatmış olabilirim...

İki adam. İki muamma.
Aynı şehrin aynı köyünde doğdular.
Hemşeri olmaları bir yana neredeyse bir ömür benzer işler yaptılar.
Tanıyanlar lezzet ikizi dedi onlar için, ne harama göz koydular ne cana.
Bu iki adam, iki muamma, karada cahil denizde bilgin oldular. 

Dev cüssesi, kocaman mavi gözleri, bembeyaz sakalları, pos bıyığı,
nasıra adanmış elleri ve rakısına sofa ettiği göbeğiyle Koca Hasan diye çağırıyorlar birini.

Bir diğerinin omuzları çökse de yüreği hala sağlam.
Biraz daha yaşlıca ötekinden. Biraz daha uzun boylu.
Şöyle kafasını kaldırıp gözlüklerinin altından baktı mı,
hayra da olsa bir kez daha düşünürsün ağzından çıkacak lafı.
Yavuzların Yavuzu diyorlar ona da.

Denizi, havayı çok iyi biliyor bu iki yaşlı kurt. Gezmedikleri sınanmadıkları derya kalmamış yeryüzünde. Birisinin yıldız koleksiyonu varsa başucunda, diğeri koynunda istiridye biriktirebilir. Biri ağzından fırlattığı bıçağı saplayabilirse ağaca, diğerinin narasına iki köy birden uyanabilir korkuyla.
O derece zamanlarının efendileri.
Köyün en sevilen iki ihtiyarı aynı zamanda bunlar.

Ama bir tuhaflık var.
Köyde dedikodusu bile olmayan tuhaflık şu ki; 40 yıldır konuşmuyor, karşılaşmıyorlar. Adlarını anmıyorlar birbirlerinin. Sanki kükremiş bir nehir geçiyor aralarından.
İki gökyüzü oturmuş başlarına.
İki ayrı mehtaba bakıyor, iki ayrı güneşe dönüyorlar yüzlerini.
Yani o kadar ki biri sevdaya tutulsa, diğeri ayrılacak yavuklusundan.

Nedir bu ihtiyarları ayrı koyan, beraber tutukları zamanı yaralayan?
Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu’nu nedir koca deryada bulanıklaştıran?

Koca Hasan, tabureyi çekip ilişiyor yanıma. Doldur bakalım şu kadehi, diyor.

Bir zamanlar 70’lik rakı şişesini dişlerinin arasın alır, bir dikişte boğarmış sek rakıyı.
Son yudumuyla boğazını temizler, ardından fırlatıp kırarmış yere. Şimdilerde bir büyüğü içmesine gene içiyor ama artık daha itidalli, daha yumuşak, yaşına hürmet etmesini o da biliyor bizim kadar.

İlk yudumları aldıktan sonra neredeyse fısıldar gibi soruyorum: Söyle bakalım Koca Hasan, bunca yıldır nice kıtalar aştın, nice denizler gördün, nice insan tanıdın, en çok neye şaşırdın, yanıldın, aldandın?

Pos bıyıklarının arasından zor belli olur gülümsemesi Koca Hasan’ın. Tuz basmış mavi gözlerinin yarısı kırmızı. Cevap vereceği çok şey olduğunda keyiflenir, kelam edecek olmanın hazzını şöyle bir gezdirir damağında.

Bak, görüyor musun şu tepenin üzerine oturan bulutu? Nasıl da gök kubbe yapmış köpük köpük. Alameti yarına kalmaz kuvvetli poyraz rüzgârıdır, hiç aldatmadı beni bu yaşıma kadar. Yeni doğan ayı gördün mü? Ne zaman götünü yere vererek doğsa ille de bir kıyamet kopar dünyanın öbür ucunda olsa da. Ya da şu karşıdaki gâvurun adasını ele alalım. Ne vakit ayna gibi gelir karşına oturur, tepesindeki gazinolar bile görünür olur, ertesi güne kalmaz kıyamet lodostur, nerde olursan ol denizdeysen eğer tez elden alıp çapanı, bulacaksın sığınacak limanı.

Bunlar doğanın bizlere verdiği işaretler. Taa dedelerimizden bu yana, bu işaretlerle yolumuzu bulduk, bu işaretlerle ufkumuzu gördük. Hiç mi hata yapmadık? Çıkılmaması gereken zamanlarda çıktık mesela denize. O şerefsiz bir kükredi mi, ağzını açıp aslan gibi saldırır üzerine…

Lafın bu yerinde rakısından bir yudum alıp soluklanıyor Koca Hasan. Bir an dalıp gidiyor… Yaşlı mavi gözleri, yere eğilip kaldırıyor gövdesini, sonra şöyle bir dikilip kaldığı yerden alıyor sözü: 20’li yaşlardayım, yanımda tekne sahibinin oğlu. Beraber çıktık paragata. Adımdan daha eminim poyraz delirecek. Ama ne yaparsın ekmek parası, o paragat atılacak. Sözü uzatmayalım, Cılka deresinin oraya sığındık ertesi gün. Ne ekmek kalmış ne su. Her taraf bembeyaz kar. Kıyıya çıkmanın, bir yol bulmanın imkânı yok. Marşa basıp yürüyeyim desen, bizim 4 beygirlik pancar nasıl karşı koysun deli poyraza?

İki gündür dalgalardan serpinti alıyoruz ya, tuz elimizi yüzümüzü yara etmiş.
Can acısından karın acısını duymuyoruz. Bir tek susuzluk var aklımızda. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken, akıl bu ya, ağlardan iki kurşun kesip birini em diye veriyorum çocuğa. Çocuk şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor. Em! diyorum, en azından dudaklarımız ıslanır.

Şimdi soruna dönelim. Bir şeye aldanmışsan, yanılmışsan ki bu insan için de geçerli, ya işaretleri göremeyecek kadar toy, ya görmezlikten gelecek kadar aptalsındır. 60 yıldır çok toyluk, çok aptallık ettim herkes gibi. Ama sonrasında ne toyluğuma yandım ne aptallığıma. Bir şeyi anladığım an kadar değerli bir zamanı, hiçbir yerde bulamadım.
Şimdi… Sohbet olsun diye söylüyorum: Bir kinim var, onu da adamışım tek bir adama.

Koca yudumu bir dikişte bitirip şöyle denize doğru kaykılıyor Koca Hasan.
Sormazsam devam etmeyecek belli ki, sorsam ilk kez bir sır girecek aramıza.
Ve ne zaman iki insan arasına sır girse, düşmanlık da girer diye bilirim, taa dedelerimden öğrendiğim insana dair işaretlerdendir, eminim.

Gene de ağırdan alıp masanın ortasına bir soru olsun bırakıyorum:
Peki sonra ne oldu, nasıl döndünüz Cılka Deresinden bu yana?

Hayat su gibi akıp gidiyor. Huzursuz bir ormanda yol alıyoruz hep birlikte. Beklediğimiz trenler çoktan çekip gitti. Ne rayların üzerinde yürüyebilecek gücümüz var artık, ne bir aşkı dillendirecek sesimiz. Gene de yaşamak iyi olmalı. Mademki bir kere geldik bu dünyaya alabildiğimiz kadar oksijen, içebildiğimiz kadar alkol ve sevişebileceğimiz kadar çok zamanımız olmalı.

Bakın, Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu’nu anlatamaya çalışıyorum durup dururken. Oysa bundan iki yıl önce Koca Hasan, bir yıl önce de Yavuzların Yavuzu göçüp gittiler bu dünyadan. Hiç umurları olmadı hikâyeleriyle. Ama aşk, ya yazılınca ya yaşanınca aşktır. Tekerlek dönmeye başladığında yuvarlaktır. Kalbimiz çarpınca atar, gerisi başıboş bir ırmaktır. Eğer değil diyorsanız kaldığımız yerden devam edelim hikâyemize.

Herhalde beş yıl olmuştur. Ayın karanlığıydı. Denizin dipsiz uçurumuna bakarken yaklaştı yanıma Yavuzların Yavuzu. Ceset gibiydi. Sözsüz, sonsuz ve ödünç bir kuvveti kuşanmış gibiydi. Suskunluğun çaresini deniz bozar biliyordum. Cesareti cesaret yorar biliyordum. Ansızın kınından çıkmış bir bıçağa koşar gibi koştum üzerine. Ben ucuna saplandıkça o büküldü, o büküldükçe ben saplanmak istedim daha öteye, daha derinine bu hikâyenin.
Ey Yavuzların Yavuzu diye girdim söze ve sordum: Bunca yıldır nice kıtalar aştın, nice deryalar gezdin, pek çok insan tanıdın. Söyle bakalım en çok neye şaşırdın, yanıldın aldandın?

20 yıl önceydi. Karavanla iki Avusturyalı geldi buralara. Genç sevgililer. E malum burası küçük yer, birkaç aya kalmadı ahbap olduk. Derken bizim eve gelip gitmeye başladılar, sofralar kuruluyor, rakılar içiliyor. İki gün sonra aynı şey onların karavanında tekrarlanıyor. Çok sürmedi, adam işlerim var deyip çekip gitti. Emanet kaldı sevgilisi yanımıza. 10 gün sürmedi geri geldi. Çantasında bir tomar para. Saklasın diye anama verdi, o derece güveniyor bana, aileme.

Bu ara hoşlarına gitti, tekne bakar olduk bunlara. O liman senin bu liman benim karavanla dolanıp dururken nihayet Cunda Ada’sında rastladık Uzun Ada’ya. Uzun Ada denize gaddar, sahibine mülayim bir ağır tekne. Yıllar yılı nam salmış Ege denizinin bir ucundan bir ucuna. Sonraları Cunda’dan Ayvalık’a öğrenci taşımış, nice sevdalara, hasretlere beşiklik etmiş. 80 sonrasında pek çok komünist onun yoldaşlığında atmışlar kendilerini Yunan kıyılarına. İşte bu Uzun Ada, nasip oldu, kısmetimize düştü, alıp getirdik Cunda’dan buralara. Bir ay geçmedi adam tekrar işim var deyip çekip gitti.

O çekip gidince yepyeni bir hayat başladı Uzun Ada’nın her sessizliği aşka dönüştüren mavi, ahşap damarlarında.

Anlamazdan gelip çaktırmadan soruyorum, yani Gabi’yle tutuldunuz mu birbirinize?

Evet, öyle olduk. Aynı zorluğa hükmetmenin, aynı nefesi yormanın bedelini ödedik.
Lakin ne değişir, ikimiz de aldatmış olduk, canına taş, yoluna dert bastık Cumali’nin.
20 gün sonra dönüp geldiğinde, mahcupluğumuzu ışıtacak minik bir muma bile gerek kalmadan, hep birlikte çöküp kaldık yaşlı Uzun Ada’nın omuzlarına.
Sabahın ilk ışıklarına vardığında gece, Uzun Adayı da bırakıp gitti sessizce.
İşte o günden beri ne ihanete söz buldum, ne olmazı aradım iki insan arasında.
Ama tek kinim var, onu da adamışım tek bir adama.

Gece, gümüş bir yara gibi yavaş yavaş bastırıyor. Zihnimde dolaşan ışık yepyeni bir bilgiye savuruyor hayatımı: Acaba aldatmayan, anlayamaz mı insanı?

Cılka deresinden dönüşümüz, orda kalışımız kadar zorlu oldu.
Hava biraz hafifleyince, zaten daha da durmanın imkânı kalmamış, yüklendim pancarın koluna, kıçıma alarak deli poyrazın nefesini, tam yol ileri!
Benim bütün aklım çocukta. Korkuyorum donmasından. Öndeki brandayı çekip, çocuğu makinenin yanına koymuşum. Ama kıçta dümen tutmak, o havada, o soğukta, o denizde, nasıl anlatmalı, bir yalpada düşüp denize ölsem gam yemeyeceğim. Ne parmaklarımda his kalmış ne yüreğimde umut. Teke burnunu dönüp poyrazı karşıma alınca daha bir duman oluyor halimiz…

Sözün burasında ilk kez karşısına alıyor beni Koca Hasan. İlk kez yok saydığımız mesafenin bilgisine sürüyor dostluğumuzu; hatırlatmak zorunda kalıyor ayrı ve gayrı olduğumuzu…

Sohbet ediyoruz evlat. Bu deniz senin bildiğin deniz değil. Denizde cahil olacaksın, bildiğin her şeyi unutacaksın! Soğuk bir yandan sokuyor, tuz öte yandan yakıyor.
Hangi birinin acısına katlanacaksın? Bak, hala daha yarı yarıya kırmızıdır gözbebeklerim. Yandığından değil, 40 yıldır silemediğimdendir o aldanışın acısını.

2 saat mesafemiz kalmıştı ki eve, amcaoğlunun takası gözüktü bir mil ötede.
O sıra geçmişim kendimden, amcaoğulları yetişip alargaya almışlar bizim tekneyi.
Ne zaman eve geldim, ne zaman yatırdılar, haberim yok.

18 saat uyumuşum. Gözlerimi açtığımda rahmetli anam başucumda ağlıyor. Benim emanet (karısına hep emanet derdi) şaşkın şaşkın dolanıp duruyor. Meğer bütün köy umudu kesmiş bizden. Fakat hayatta olmanın sevincinden daha büyüğü de varmış: Baktım, 20 yıldır ilk kez başımı okşuyor babam… Gözbebeklerimdeki kanın yarı yarıya azalması da bu yüzden…

Kalbi deniz kokanın düşmanlığı olmaz, hikâye anlatıcısının kini tutmaz diye bilirim.
Peki, ama neydi acaba Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu’nu bunca kine, bunca düşmanlığa savuran? Bu iki adam, iki muamma, hangi rastlantının tuzağında çok sevecekken düşman olmuş, kaderlerini bile hiçe saymışlardı kederden…

Fakat asıl soru şu: Ya insan, öldürmek isteyecek kadar seviyorsa?

Teknenin üzerinde olmak, herhangi bir vidasını sıkmak, seyir hazırlıkları, deniz kokusu, havanın sinsi tuzakları çoktan alıp götürmüştü beni kara ikliminin zamanından.
Artık denizde ve karada iki ayrı zamanın yaşandığını, o iki ayrı zamanın asla birbirini tutmadığını biliyordum. Söz gelimi karada günlerden perşembeyken biz hala Çarşamba diyorduk. Issız, sabahsız ve gecesiz bir koyda, günün her hangi bir saatinde içtiğimiz rakının lezzetine şaşırıp içtikçe içiyor, ama bir türlü sarhoş olamıyorduk. Türlü aksiliklerden; mesela havanın birden bozmasından ürperti duyuyor, gene de asla sağlama almıyorduk kalbimizin halatlarını. Kara zamanının bilgi ve duygusu bu yeni hayatla usul usul yer değiştirirken, büyük çatlaklar açılıyordu hafızamın topraklarında.

“Çözün Halatları!”

Gecenin ilerleyen saatlerinde, aslında benden ziyade içimdeki yok oluşun dillendirdiği yakarıştı: Çözün Halatları… Halatları çözmek, bir yerden ayrılmanın tılsımını taşıdığı kadar, gidilecek yerle ilgili fikirsiz bir hülya da açıyordu önümüze. Belki de hayatlarımızda ilk kez reddin ve terk edişin somut haline dönüşüyorduk. Devrim yapar gibi çözüyorduk halatları. Limandan ağır yolla ayrılırken, dümen suyumuzda kalan bütün bir hayatın hüznünü sevince, ritmini sırtı hızına bağlıyorduk. Göğsümüzde rüzgâr, tatlı tatlı ölüyorduk. Deniz, hem varlık hem yokluktu. Ve ben bu paradoksun dalgalarında saf bir âşık gibi yalpalarken, tutkunun yüzölçümünü deniyordum bir yandan. Baştan yarattığım bir dünyada, aşkın en saydam halini arıyordum. Ve o iklimde o denli yalın ve çıplaktı ki her şey, müzik kendiliğinden çalıyor, sofra kendiliğinden kuruluyor, güverteyi sahipsiz bir kova yıkıyordu. Dolunay bastımı pudra şekeri gibi kendimizden dökülüyor, deftersiz bir seyri kaydediyorduk ortak hafızamıza. Her türlü derinliğin ve tehlikenin girdabına tırmanmaktı halatları çözmek. Usulca çözüyorduk halatları…

Tüm bu hazzın, deneyimin büyük bölümünü kuşkusuz Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzuna borçluydum. Farklı zamanlarda yaptığımız sohbetler her defasında zihnimde yeni ufuklar açıyor, onlar bir yandan bilgilerini benim üzerimde sınarken, diğer yandan hiç çaktırmadan birbirleriyle gölge dövüşü yapıyorlardı.
Yahut ben, muzip bir sinsilikle bir diğerinden aldığım bilgiyi bir diğerine savuruyor, bazen zorunlu olarak doğrulanmasından, bazen de küçümsenmesinden büyük keyif alıyordum. Ama her seferinde kaydettiğim şu bilgi bir kez daha doğruluyordu karada cahil, denizde bilgin bu lezzet ikizini: Deniz, ancak denizde cahil olanı bilgin sayıyordu…

Gabi ne oldu?
Yavuzların Yavuzu sorunun geleceğini kestirmiş olmalı ki hiç duraksamadı:
Öldü.
Uzun Ada’nın hışmından kurtaramadı kendini…

O yaz başı yıllar sonra karaya almıştık Uzun Ada’yı. Bakım yapmak gerekiyordu artık. Boyası, zehirlisi hepten sökülmüş, içine yürüyen kurt 2,5 m’lik salmayı peynire çevirmişti. Para yok, pul yok. Eş dost yardımıyla alabildik malzemeleri. Vinççi Osman kırmadı, 4 saatlik uğraştan sonra atabildi Uzun Ada’yı kestirdiğimiz kütüklerin üzerine. Ertesi sabah erkenden koyulduk işe. Uzun Ada’yı baştan aşağı soymamız, onu hiç olmadığı kadar çıplak bırakmamız zaman alacaktı. Gabi sağ omuzluğuna ilk spatula darbesini indirdiğinde Uzun Ada şöyle bir sallandı. Belli ki kolay olmayacaktı Uzun Ada’yı mahreminden sıyırmak. Direnecekti. Gabi’nin her dokunuşunda titriyor, inliyor, anlamsız ve boğuk sesler çıkarıyordu. Üzerindeki kabarmış, yarı yarıya dökülmüş boyalar kazınıp 150 yılın budaksız, saf ahşabı ortaya çıktıkça, Uzun Ada giderek huysuzlaşıyor, hülyasında hangi amansız seyrin rotasını kurduysa, kendine biçtiği çitlerin ortasında tepinip duruyordu.
Güzel kızım, sakin ol, diyordum karinasında gezinirken parmaklarım. Geçecek, her şeye yeniden başlayacağız, büyük denizlerde büyük fırtınalara birlikte karşı koyacağız…

Bir hafta sonra, Mayıs’ın 6’ıncı gününün akşamüstünde, arkadaşlar şarap açmışlar, kıramadım vardım yanlarına. Ben bıraktığımda Gabi hala elinde zımpara Uzun Ada’nın yaşlı gövdesini tımarlamaktaydı. İki saate kalmadan bizim teknenin o yanından çığlıklar, feryatlar… Bir vardık ki, varmaz olaydık… İskele tarafını tutan iki koca kütüğü silkeleyip atmış altından Uzun Ada, bir üçüncünün altında sıkışıp kalmış Gabi, o sıra köylümüzden biri koşmuş yardıma, ama Gabi’yi çekip alayım derken, Gabi’yle birlikte onun da bir bacağını alıvermiş öfkesinin altına.

Başımda binbir şimşek çakıyor, alnımda kaynayan teri durduramıyorum.
Eyvah! diyorum içimden, demek izini sürdüğüm hikâye beni de lanetleyecek…

Koca Hasan, koltuk değneğini rıhtımda bırakıp paserellanın krom korkuluğuna tutunarak gelip oturuyor teknenin kıçına. Trollerden biraz kerevit ve irice karides bırakmışlar. Straforu uzatıp, “koy bir kenara bu akşam sofra benden” diyor. Yalnız salatayı her zamanki gibi isterim... Koca Hasan keyifle başlamışken söze birden susuyor. Ardından göbeğini şöyle bir sıvazlayıp merakla soruyor: Masada neden üç kadeh var?

Üç kadeh var, çünkü bu akşam üç kişi içeceğiz diyorum, bir misafirimiz var…

Gabi’nin nasıl öldüğünü, Koca Hasan’ın Gabi’yi kurtarayım derken bir bacağından olduğunu, öğrenmiştim. Ertesi gün liman görevlisi Nusret’i yakalamış, biraz içirdikten sonra nihayet konuşturmayı başarmıştım. Gabi’nin ölümünden sonra bir kez bile olsun Yavuzların Yavuzu Koca Hasan’ın hasta ziyaretine gitmemiş, ama 1 yıl boyunca kazandığı paranın neredeyse tamamını Koca Hasan’ın anasına yollamıştı. Parayı her defasında Nusret götürmüş, “kahvede toplandı, herkes gönlünden düşeni bıraktı Ana”, yalanına sığınmıştı. Ama işin kötü yanı, bu iki adam, iki muammanın arasına hangi nifakın girdiğini, bu lezzet ikizini ayrı göklere, ayrı mehtaplara düşüren yazgının hangi kötücül yağmurla sulandığını Nusret de bilemedi, diyemedi…

Tanığı olmayan sırrın düşmanlığı olur mu?
Hangi yalnızlık yapar bunca sadeleşmeyi?
Denizin ömründen çalınmış hayatlar mıdır bu oyunu bana kuran, gözümü karartan?

İlk kadehleri henüz yarılamışken, ayın karanlığında bir ceset gibi belirdi Yavuzların Yavuzu…

Şaşırmadı, aksamadı. Umutsuz bir ozan gibi ilişiverdi yanımıza.
Gözlüklerinin altından şöyle bir süzüp çevreyi, denizin bile gözlerine dokunmadan
kaldırıp kadehini “afiyet olsun” dedi…

Şaşırmadı, aksamadı Koca Hasan. Yaşlı, yorgun yüreğini şöyle bir sıvazlayıp, denizin bile gözlerine dokunmadan gülümsedi, kadehini masanın üzerine tıklatıp “yarasın” dedi…

O an bir tüy kadar hafifledim. Anladım ki denizde bilgin, karada cahil bu iki adamın sırrını ancak deniz verebilirdi.

Ertesi sabah uyandığımda henüz gün doğmamıştı.
21 Nisan 2007’nin o karanlık, o soğuk ve kararlı poyrazında, bildiğim her şeyi unutup
çözdüm halatları…
 

A. Önder Aliefendioğlu
Mart 2007 – Mayıs 2009, İzmir

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak istiyorum.Esenlikler.ayhankapta[email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri