Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Babamın Kucağı - Gemiler Adası'nın Hikayesi

Babamın kucağında uyuyarak yolculuk yapardım hep. Yürümek, yapılan uzun yolculuklara katlanmak mümkün olmazdı benim gibi küçük bir çocuk için. Sabahları ben uyurken yola çıkarlardı. Babam beni kucaklar, o kucağına alırken belli belirsiz gözümü yarım açar babamın yüzünü görünce güven ve huzur içerisinde yeniden uykuya dalardım. Grubun attığı adımların toprakta çıkardığı sesler benim sabah ninnilerim olurdu.

Ben istemeden asla beni kucağından indirmezdi babam. Ne kadar yorulsa, kollarında ne kadar derman kalmasa da beni hiç bırakmazdı. Zaman zaman hiç konuşmadan sadece gözlerimizle bakışıp anlaşırdık. Sanki onun umudu benmişim gibi. Çekilen sıkıntılar ben babam kadar olunca son bulacak, başka bir dünya olacakmış gibi. Bazı anlarda yapılanlar ve katlanılan onca şeyin benim için olduğu hissine kapılırdım. Babam bana böyle hissettirirdi.

Kararlı bir adamdı benim babam. İnandığı şeyin uğruna her şeyi yapabilecek yetide bir adam. Hepimizin sorumluluğunu üstlenen ve altından kalkacak kadar gücü olan bir adam. Herkesin ona güvendiği, sözünü dinlediği, arkasından gittiği bir adam. Gücü tükenenin gücü, umudu kırılanın umudu, takati kalmayanın takati bir koca yürekti benim babam.

Yine çok uzun ve başta ben herkesi yıpratan bir yürüyüş son bulmuş, kıvrılarak geçtiğimiz ormanın hemen sınırında tepelerin birinde doğal bir sığınağa benzeyen büyük bir mağarada kamp yapılmaya karar verilmişti. Kamp hızla kurulmuş yemekten sonra herkes bir tarafa çekilmiş sessiz ve durgunca düşüncelere dalıp gitmişti sanki. Ya da bu adamlar bana hep düşünceler içerisinde kıvranıyor gibi görünüyordu, bilemiyorum.

Akşama doğru yorgunluktan babamın yanına kıvrılmış, gözlerimi kapatmış olmama karşın yanı başımdaki alevlerin turuncu ve kızıl şekilleri göz kapaklarımdan geçip bana ulaşıyordu hala. Ateşin sıcaklığı, göz kapaklarımı delip zihnimde görünen alevlerin aldıkları şekiller benim gibi bir çocuk için büyüleyiciydi. Bu sıcaklığa ve alevlerin dansına kendimi kaptırmış, iyiden ısınmıştım. Hava serindi oysa. Sonbahar yeni başlıyordu. Yerler sararmış yaprak yığınları ile doluydu. Yığınların üzerinde toprak rengi bir yatakta gibi uyumak üzereydim burada. Yine içimde bir kara korku, yine aklımda yaşadıklarımız ve yine yatağımı her an terk etmeye hazır bir edayla. Hiç huzur ve güven içinde uyuduğumu hatırlamıyordum zaten. Sürekli bir şeylerden kaçıyor olmanın verdiği o büyük huzursuzluk benimle beraber her gittiğimiz yere geliyordu. O gece havada sükunet olsa da ben buraya geldiğimizden beri huzursuzdum. Ateş yakıp konakladığımız yer bir yamaçtı. Aşağıda denizin dalgalarının sesini duyuyordum. Karşımızda ise yemyeşil bir ada vardı. Bu adayla bizim kampımızın arasında ise sakin ve durgun bir boğaz.

Sarp ve dik bu kamp yerinin tam yukarısında zirvelerde sanki bir Roma askerinin hayaleti duruyor, oradan bize bakıyordu. Daha gelir gelmez görmüştüm bu esrarengiz görüntüyü. Kimse farkında değildi ya da farkında olacak halleri yoktu. Ne de olsa günlerdir yarı aç yarı tok, çoğu zaman içecek su bile bulamadan yürümüştük. Ama bu zirvedeki kayaların içerisine gizlenmiş hayalet beni yeterince tedirgin etmişti.

Belki benim çocuklara has hayal dünyamda var ettiğim bir görüntüydü. Uğursuz görüntüsü beni korkutuyor ama bunu onca zorluğa direnen ve cesareti ile hepimizi ardına koyan babama dahi söyleyemiyordum. Onun dev cesareti karşısında benim çocukça korkularımı işitmesi benimle ilgili umutlarını, hayallerini söndürür, öldürür diye. O benim gücümken ben onun hayal kırıklığı olamam diye.

Gece bastırana dek gözümü zirvedeki bu suretten ayıramadım. Felaket habercisi, kıyamet emaresi gibi fazla geliyordu bana bu kayalardaki hayalet suratı. Gözleri tam üzerimizde, kafası bize dönük, sanki haince sırıtıyor gibi. Huzursuzluğumu anlatamam. Çocukluğumdan dem vururlar, bana gülümserler ya da belki de işaret sayar kamp kurmaktan vazgeçer yine yola koyulurlar, yine yorgunluk, yine sonu bilinmeyen yürüyüşlere dalarlar diye babama söyleyemedim biraz da.

“Her yol Roma’ya çıkar” derdi herkes. Roma demek güç demekti. Roma demek bizim için kaçış, bizim için ölüm demekti. Romalıların döşediği taşlardan oluşan yollardan başka yol yoktu yürüdüğümüz onca yol boyunca. Ama o taş yollar bize tuzaktı adeta. Tuzaklardan uzak olmak en iyisiydi. Toprak patikalar ve bilinmeyen dağ yollarıydı bizi oradan oraya savuran. Olan biteni tam anlamasam da korku ve endişe kaplıydı her yanım. Babam ve annem sürekli tetikte beni yanlarından uzaklaşmama fazla izin vermeden hızlıca ve telaşla yürüyerek ve bazen koşar adam kat ederek nadiren o Roma yollarını, ama çokça patikaları gece çökmeden üzerimize ancak varırdık kamp yapacağımız yerlere. Buradaki mağaraya da zar zor varıp sığınabilmiştik. Diğerleri de babamın endişeli ifadesi ve annemim ürkek bakışlarına sahiptiler. Hepimiz en fazla 50 kişi kadardık. Tek çocuk bendim ve oyun oynayacak ne arkadaşım ne de vaktim vardı. Bir çocuk için oyun oynamak ve hayal etmekten başka ne vardı ki bu dünyada oysa. Ben ise sadece hayal edebiliyordum. Oyun oynamaya kalkışamıyor, aklımın ucuna dahi getiremiyordum. Hoş oynamaya kalksam da ne bir arkadaşım ne de bir oyuncağım vardı zaten. Hatta bildiğim bir oyun bile yoktu. Günlerdir kaçıyorduk. Hiçbir yerde bir iki günden fazla durduğumuz olmuyor, bir gözcünün ani feryadı ile beraber hızla hatta kimi zaman kap kaçaklarımızı bile arkada bırakarak kamp yerinden ayrılıyorduk.  Böyle zamanlarda babam beni kucaklar annemde alabildiklerini aceleyle alır ve arkalarına bakmadan kaçardık. Böylesine bir korku ikliminde ben ne hayal edebilirdim ki ?

 

Bir ses ya da bir görüntü kuşkuları harekete geçiriyor, bu da yerimizi terk etmemize yetip de artıyordu. Terk ederken kamplarımızı herkes arkasına dönmeden hızla uzaklaşırdı oradan. Sadece ben, babamın kucağında arkada kalanlara, terk edilenlere, yuvamız olmasını dileyerek yerleştiğimiz yerlere hep en son bakan olurdum. Yüzü terk edilene dönük bir ben olurdum çünkü. Herkes ardına bile bakmadan uzaklaşırken, ben geride bıraktıklarımıza bakıp her seferinde hüzünlere kapılır giderdim ufacık aklımla. Ellerim babamın boynunda, kafam omzuna düşmüş seyre dalardım geride bırakılanları içime çökmüş hüzünle beraber her defasında. Ve arkamızda bıraktığımız her kamp yeri yavaş yavaş küçülür gözden kaybolurdu sonra. Kaybolan her görüntü ile benim de çocukluğumun bir parçası kaybolur giderdi içimde…

Yanan ateşlerimiz hiç sönmeden kaçardık çoklukla. O ateşlerin görüntüsü aklıma kazınırken an be an babamın beni sımsıkı sarışı ile annemin gözlerimin içine delip geçer gibi attığı o kara bakışları unutmazdım. Ailem peşinden gittikleri şeyin benim gibi ufak bir çocuğa yaşattıkları ve mahrum bıraktıkları için kederleniyor ve bizi gölge gibi takip edenlere karşı öfkeleniyordu, anlayabiliyordum. Onlar kaçışlara değil, bu gitmelerin beni mahvetmesine hayıflanıyor, üzülüyorlardı. Hiçbir zaman diğer çocuklar gibi olmadığım ve olamayacağım için..

Yuvamız, evimiz diye benimseyebildiğimiz hiçbir yer olmamıştı. Her kaçış, her kovalamaca ben de ne olduğunu pek anlayamadığım şeyler biriktirirdi içimde. Beni hüzün ve kederle dolduran şeyler. Nadir geçen sakin gecelerde ateş başında babam ve diğer adamların “Vazgeçmeyeceğiz, sözümüzü tutacağız “ diye bir birlerine söz verdiklerini duyuyordum hep. Büyük zulümden bahsettiklerini de. Babam sürekli Sybola’ya ( Telmessos ve civarı) gitmemiz gerektiğinden dem vururdu. Orada Telmessos’lu kahinlerin olduğunu ve mutlaka onlarla temas kurmamız gerektiğini anlatıyordu diğerlerine. Bir kahinler kentiydi Telmessos. Kahinlerin bize yol göstereceğini ve güvenliğe ulaştıracağını söylüyordu babam. Sanki o kahinlerden geleceğimize dair iyi şeyler duymaya çok ihtiyacı vardı babamın. Sırtında taşıdığı yükü onunla paylaşan yoktu çünkü. Belli etmese de onu rahatlatacak bir şeyler olmalıydı kahinlerin dillerinde. Bunca eziyet ve bilinmezlik keder ve yılgınlık yaratamıyordu babamda. Sıkı sıkıya bağlandığı bir şey vardı benim anlamadığım. Onun peşinden gidiyorduk bunca acı ve çileye karşın. Babamın tutkusu benim tutkum olmuştu. Ne olduğunu bilemediğim, neye bağlandığımı anlayamadığım bir büyük tutku. Onun kucağında olduğum zamanlarda hissettiğim gücü, ve kokusu beni babama bağlamış, onun kucağından başka bir yerde durmak istemez olmuştum. Kucağındayken babamın sanki bizi kimse yenemez gibiydi. İkimiz dünyalarla baş eder, dev ejderhaları bile yenerdik sanki.

Babam ve ben. İkimiz berabersek yapamayacağımız şey yok gibi gelirdi bana. İkimiz olunca ancak ortaya çıkan bir büyü bir mistik hava vardı benim için. Kucağına aldığında beni biz bir yürek ve tek akıl olurduk hayallerimde. Ve bizi kimse alt edemezdi. İki kişilik dev bir orduyduk babamla ikimiz.

Romanın askerleri peşimizdeydi. Bıkmadan bizi takipteydiler. Çoğu gece yıldızları seyrederken gökte, uzaklardan gelen at kişnemeleri ve nal seslerini duyardım. Bazen sığındığımız çalılık içinden karşı tepelerdeki  Roma askerlerinin yaktığı ateşi ya da attığı naraları duyar korkudan babamla annemim tam ortasına sinerdim. Hep sabah hava ağarmadan yola düşer hep karanlık çökene dek yürürdük.  Yaşadığımız korkulardan uzak, endişeden yoksun, bulunmaktan tedirgin olmayacağımız bir yeri elbet bulacağız diyordu babam. Hepimizin umudu ve gücüydü o.

Bugüne dek bizi Romalılardan uzak tutmayı başarmıştı. Benim babamdı. Kendimi güvende hissettiğim yegane yer onun o kocaman kucağıydı. Sinesi benim savaş alanımdı. Romalıları alt ettiğim, hiç yenilmediğim hep kahraman olarak kaldığım yer.

Buradan önce uğradığımız son yer Ikonialı ( Konya) bir kadının yer altındaki mağarasıydı. Babam ona Ayatekla (Hagia Thecla) diye hitap ediyordu. Romanın baskısından ve peşine düşen askerlerinden kaçıp bu karanlık yer altı mağarasına yerleşmişti. Orada uzun günler geçirdik annem ve babamla. O karanlık mağaradan çok ürker ve orada olmaktan çok sıkılırdım. Mağaranın her yanı mumlara ve resimlere kaplıydı. Beni korkutan resimlerle. Mağara dışında da başında yılanlar olan garip bir kadın başının resim ve taştan yontmalarına rastlardım ara sıra. Medusa idi bu. Aslında lanetlenmeden önce güzeller güzeli, güzelliği dillere destan bir peri kızı idi Medusa. Athena’nın tapınağında denizler tanrısı Poseidonla sevişince Athena tarafından o güzel altın saçlarının her birinin bir yılana çevrildiği güzel kız. Bu haliyle kendisine her bakandan öfkesini çıkaran, onları bir bakışı ile taşa çeviren kız. Herkesi ve her şeyi taşa çevirmeye başlayınca Zeus’un oğlu Perseus’un başını kesmek zorunda kaldığı o peri kızı. Ve şehir halkı Perseus’un ikonlarını şehrin her tarafına dikerek teşekkür etmişti ona. Zamanla da burası Ikonium ya da Ikonion olarak anıldı. Yani Mevlananın , Şems-i Tebrizinin şehri Konya. Şems de o zamanın Konyalı ahalisinin cahil ve sığ aklından, taş kalbinden, öfke ve nefretinden kaçmamış mıydı Mevlana’yı öylece bırakarak..

Bu kadın yani Ayatekla ve babam bir şeylerin peşindeydiler. Ortak hedefleri vardı sanki. Ama hem bu mağara hem de bu kadın beni korkutuyordu sürekli. Babam “ Yeni benimseyenler dağlardaki mağaralara akın ediyorlarmış”  diyor, yaşlı kadın da “ Aziz Paulus’un ruhuna “ diye karşılık veriyordu. Romanın zulmü mağaraya ulaşamıyordu anlaşılan.

 

Kampta saatler epeyce ilerlemiş, hava iyiden serinlemiş ve ben uyumak üzereyken, alevlerin sarısı ile turuncusu oynaşırken gözlerimde birden babamın kulağıma eğilip ; “ Hemen buradan gidiyoruz oğlum” dediğini duydum.

Korkudan gözümü bile açamamıştım. Babamın kucağında buldum kendimi yine. Ama bu sefer bir terslik vardı. Biz bu kaçışlarda hızla ama sessiz ve sakince yola düşerken bu kez babam deli gibi koşuyordu. İlk kez koşuyordu. Diğerleri ve annem haykırışlar içerisindeydiler. Bağrışmalar her yandan kulağıma geliyor, korkudan gözümü açamadığım gibi babamın tembihlerine uygun sesimiz bile çıkarmadan babamın kucağına yapışmış, yaşadığım o anların bitmesi için tanrıya yalvarıyor ve çok korkuyordum. Çok yakında olmalıydılar. Bu kez gafil avlanmıştık galiba. Atların solumalarını duyacak kadar yakınımıza gelince dayanamayıp gözlerimi açtım birden. Annemi gördüm alevlerin yanında. Sonra geri kalanları. Hepsi, hepimiz olağanca gücümüzle koşuyorduk. Ve karanlığın içinden dört nala üzerimize gelen atları fark ettim dehşet içinde. Yakalanmıştık. Roma askerleri başlarında korku salan miğferleri, ellerinde kılıçları ile atlarının üzerinde peşimizdeydiler işte. Babamın kucağında alevler ve toz duman içinde onları görüyordum artık. Romanın cellatları…Yaklaşıyorlardı. Gittikçe yaklaşıyorlardı bize. Ve ilk defa babamın beni yere bırakıp sırtındaki o büyük kılıcı kınından çıkartıp Roma askerlerine savurduğunu gördüm korkuyla. Daha önce hiç olmayan bir şeydi bu. O kılıcı ta en başından beri taşıyan babamın kullandığını ilk kez görüyordum. Babam cesurca atlılarla boğuşmaya başlayınca, diğerlerinden bazıları da ona katıldılar. Atların solukları serin havada birer hayalet gibi burun deliklerinden fışkırıyor ve etrafımızı uğursuz bir duman, romanın hayaletleri gibi sarıyordu sanki. Yanan kızıl ateşin etrafında atların sebep olduğu toz duman içinde atılan naraları ve çığlıkları işitip kılıçların birbirlerine vurduklarında çıkan o lanetli sesleri duyarak babamın beni bıraktığı yerde mıhlanmış gibi kalakalmıştım.

 

Neden sonra annemin beni kucağına hızla çekip aldığını ve yamaçtan aşağıya denize doğru yuvarlanır gibi koştuğumuzu hatırlıyorum. Babam da, kucağı da yukarıda Roma’nın Azrailleri  ile ölüm kalım mücadelesi içindeyken benim oradan uzaklaştırılıyor olmam beni perişan ediyordu. Babamı nasıl bırakırdım ki ?

Gecenin karanlığında o uğursuz hayaletin olduğu tepenin altında oradan kaçabilenlerimiz, denize ulaşabilenlerimiz son bir gayretle tek çare olarak gördüğümüz kapkaranlık denize atladık. Yüzme biliyordum ve annemin yanından ayrılmadan karşıda gördüğümüz adaya doğru var gücümüzle yüzdük. Karanlık suların içinde ağlayan annemin yanında yüzerken tepelerden metal sesleri duyuyor babamın yanında olamadığıma onun kucağına tırmanıp savaşamadığıma içerliyor ama yüzmeyi bırakamıyordum. Adaya ulaştığımızda kendimiz perişan bir halde kıyıya attığımızda kafamı çevirip bayılmadan hemen önce tepedeki kor ışığa bakıp savaş alanından gelen seslere kulak verdim. Babamın haykırışları hala duyuluyordu. Babam, benim kahraman babam yukarıda dövüşmeye devam ediyordu… Sarı ateşlerin içinde babamın gölgesini görüyor ama ona yardım edemiyordum. Mahvolmuştum… Babamı yalnız bırakmış, ona yardım edememiştim… Babamın kucağı artık bomboştu. Islak, üşümüş, yorgun ve korku içerisinde ayaklarım denizde kafam toprağın üzerinde babamın dönüşünü bekliyordum … Çaresizce…

O çocuk bir daha babasını hiç görmedi. O geceki katliamdan kurtulabilenler o adada günlerce yerleri belli olmasın diye ateş bile yakmadan soğuklarda saklanıp durdular. Aç ve su içmeden günler geçirdiler gizlenerek. Ta ki kimselerin peşlerinde olmadığına inanana dek.

Bir daha babasının kucağına hiç çıkamadı. Gözleri ile konuşamadı. Sabah mahmurluğu içinde babası ile göz göze gelip tatlı uykusuna devam edemedi. Baba kokusunu içine bir daha hiç çekemedi o çocuk.

O akşam bu dünyanın rezil düzeni bir baba ile oğlu sonsuza dek ayırdı. Güce tapanlar ve nefislerine esir olanlar, kurdukları ego imparatorluğunun zahiri tahtlarında kalmak için bir kucağı toprağa bir bakışı semaya gömdüler. Gücün şeytani tadına varanlar, o tada doymak için bu hayattaki değerli her şeyi yok ettiler.

O geceden neredeyse 1700 yıl sonra o çocuğun o akşam kıyıya o ufacık elleri ile zar zor tutunduğu kayalardan birinin üzerinde teknemin koltuk halatını bağlayarak duruyorum ve o babanın mücadele verdiği tepelere bakıyorum dakikalarca. Ve işte bunları düşünüyorum. Gemiler adasına ayak bastım bu kez. Çok hüzünlü bir hikaye ile insanoğlunun ilk kez adım attığı bu şapeller, kiliseler, ev ve anıtmezarların olduğu, yıkıntıların tüm adaya yayıldığı Gemiler (Gemile) adasındayım. Ege’nin mavilerinin arkama alıp Akdeniz’in lacivertlerine merhaba demeye yola çıktım bu kez. Likya topraklarına. Fethiye çevresindeki onlarca adadan biri olan ve üzerindeki yıkıntıların içerisinde dolanırken sizi yakalayacak bir hikayesi olan Gemiler adasına.

Burada olan biteni içinize almaya çabalarken, adadaki gölgelerin ayaklarınıza çelmeler taktığı Gemiler adasına.

Zirvesine ulaştığınızda Ölü denizi, Kelebekler vadisini, Göçek körfezini ve açık denizleri görebileceğiniz bu efsanevi adaya.

MS. 240 larda meydana gelen büyük depremle sulara gömülen kısmında bir tarihin yattığı St. Nicholas da denilen adaya.

Noel Babanın da bir dönem burada yaşadığına dair ortaçağ denizcilerinin rehber kitaplarında bazı efsanevi bilgiler olan adaya.

Hala o gece olanların izlerini arar halde buldum kendimi yürürken.  Yollar arasındaki yıkıntıların neredeyse hepsine girip çıktım. Adanın bütün taş yollarını adımladım. Kiliselerin içinde, evlerin avlularında oturup Akdeniz’e bakıp iç çektim dakikalarca. Mavilere dalıp giderken adanın sesini dinledim. O uğursuz geceki sesler kulağıma gelecek, her an duyacakmışım gibi. Sahilde yanan odun fırınlarından buraya ulaşan yanık kokuları o geceki savaş alanını hatırlatırcasına.  Karşıya baktım adadan. O çocuğun babasının savaştığı, dövüştüğü o sırtlara. Sonra o küçük çocuktan izler aradım adanın her tarafında. Bir kanıt, bir ipucu.

Bu efsanevi hikaye bir baba ve oğlunu anlatır gibi sanki. Ama aslında hepimizi, insanlığı anlatıyor. Tarihin bir dairenin çemberi gibi sürekli kendini tekrarladığını yani tekerrür ettiğini. İnsanların akıllarına, inandıkları şeylere ve özgürlüklerine hala gem vurulmaya çalışıldığını. Denizlerden daha özgür hiçbir yer yoktur bu gezegende. İnsanlığın denizler kadar özgür olduğunu görecekler olacak mıdır dünyada bir gün, bilmiyorum. Oğlumun kucağımda geçirdiği zamanları ve paylaştıklarımızı anımsıyorum bu adada bu hikayenin peşinde sonra. Onunla yarattığımız ve ikimize ait o koca dünyamızı. Oğlum ve ben. İkimizken her şey olduğumuzu ayrıyken bazen yavan kaldığımızı, yalnız olduğumuzu. Kucağımda kendini güvende ve huzurlu hissettiğini. İnsanlığın çok yol aldığını düşünüp derin bir nefes çekiyorum önce. Ama sonra hatırlıyorum patlatılan bombaları, taşlanan kadınları, indirilen kılıçları ve söylenen nefret dolu sözleri. Roma askerlerinin yok etmeye çabaladıkları şeylerin şimdi rolleri değişmişler gibi insanlığı alaşağı etmeye çalışmasını hatırlıyorum. İnsanoğlunun tüm kazanımlarını yok etmeye çabaladığını. Hem de ne adına… Erk peşinde, rant peşinde koşanlar. Bu dünyada her durumdan rant çıkarabilenler var. Ama bu rantlar çıkarken insanda insanlığından çıkıyor yavaşça. Yani ne kadar çok rant çıkarsa, insanın içinden, o kadar insani şeylerde yavaşça çıkıp gidiyor. Geriye posa insan suretleri, adam müsveddeleri kalıyor işte… Ve bu hayalet adamlar etrafımızı dolduruyorlar. Her yere sirayet ediyorlar.  Aklımızın ve ruhumuzun peşindeler. Ele geçirmek için yapmayacakları şey yok adeta. Romanın o acımasız askerleri gibi onlarda bizim peşimizdeler.

Adayı arşınlıyorum. Bu ada bir avuç insanın kurtarıcısı, saklayıcısı olmuş. Dehşetten kaçıp burada bir yaşam kurmuşlar. Bu gözle gezince burayı, değeri katlanıyor tarihi yıkıntıların. Dokunurken, basarken imtina ediyor, belli belirsiz binlerce yıl öncesindeki insanlara saygıda kusur eylemek istemiyorsunuz. Kafamda bu hikaye, yüreğimde özgürlük aşkı, içimde oğlumun kucak sevdası. Ve Gemiler adasının esrarı.

Geziyorum adayı uzun uzun. Biraz hüzün, çokça üzülerek o çocuğa ve babasına. Özgürlükten daha önemli hiçbir şey yok bu koca evrende. Ne bir karıncayı, ne küçük bir balığı, ne bir çiçeği ne de bir çocuğu tutsak edemezsiniz. Bedenlerini belki bazen. Ama akıllarını,ruhlarını hiçbir zaman... Bu adanın tepesinden Akdeniz’e bakarken kim neye inanıyorsa ve onun için savaş veriyorsa kazansın istersiniz. Ayrım yapmadan, özgürlük adına yapılan her savaşa destek olduğunuz gibi. Denizlerdeki özgürlüğümüz, yelkenlerimizdir. Bizi alıp mavi özgür ülkeye götüren bembeyaz yelkenlerimiz. Ve anlarsınız ki özgürlüğü olmayanın yaşamı koca bir hiçtir.Onun için William Wallace’lar, onun için Benjamin Martin’ler, onun için  Mustafa Kemal’ler vardır. O çocuğun babası gibi inandıklarının peşinde sonuna dek gitmişler, giderken de yığınları ateşlemiş özgürlüğü kucaklamışlardır. Karakterlerindeki özgürlük ateşi ile yanmış, egemenleri alev alev yakmışlardır… Ve o ateşi içinde, kalbinin derinliklerinde hisseden ben ve benim gibiler bu meşaleyi önce yüreklerinde, sonra akıllarında ve gerekirse bileklerinde taşımaya, sonuna kadar mücadele etmeye kararlı ve gönüllüdürler. Evlatlarının sineleri, babalarının kucakları için…

CENK ŞAHİN    

 

 

Bir yer altı kilisesi: Ayatekla
                                                                     Dünyanın en eski ve en önemli kutsal kiliselerinden biri Ayatekladır.
Ayatekla ( Meryemlik) yeraltı kilisesi Silifke’nin 2 km. uzağında Becili Köyü’ndedir. Kilisenin tarihsel kayıtları  M.S. 50 yılına uzanıyor. İkonialı (Konya) bir azize olan Hagia-Thecla (Ayatekla) Hz. İsa’nın havarilerinden Aziz Paulus’un öğretilerini benimseyen bir kadın misyonerdir. Roma vahşetinden ve baskısından kaçmış ve Silifke’ye yerleşmiştir.. Romalılar’ın baskıları nedeniyle ibadetini gizli yapmak zorunda kalmış, doğal bir mağarayı kiliseye çevirmiş ve burada yaşamıştır. Dünyanın en eski ve en önemli kutsal kiliselerinden biri Ayatekladır.


M.S. 395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesi ve Putperestliğin yıkılmasına dek geçen sürede Roma zulmü tüm Anadolu’ya egemen olmuş.

Bu çağda yöredeki yerli halk ağır baskılar altında ezilmiş. Bu korku iklimi manastır ve şapellerin daima gözden ırak ve yüksek ,olabildiğince saklı yerlere yapılmasına sebep olmuş. Hatta Nekropoller bile gizli kapaklı yerlere inşa edilmiş o dönemde.

Bu ilginç kaya manastırları, kaya mezarları ve kilise kalıntılarında hep balık , asma, üzüm, güvercin kabartmalı yontu ve sitellere (mezar taşları-Mezarlarla) rastlanmış.

Romanın 3.yüzyıldaki kriz dönemine kadar Neronun ölümünden sonra Flavius , Antonius ve Commudus hanedanları yönetmiş imparatorluğu ve bu devirde Roma askerleri Anadoluda yakıp yıkmışlar her yeri.Zavallı Anadolum benim.

Aslı bir köylü olan Vespanianus Romaya hakim olunca kıyasıya bir iç savaş başlamış ve bu savaşta yüz bine yakın Romalı yok edilmiş. Roma ordusu kendi imparatorluk şehrini talan etmiş. Ardından Vespanianus orduya, halka ve senatoya hakim olmuş.

Diokletianus zamanı ise Romanın ikiye ayrıldığı yılları işaret eder. Ülkeyi yönetmek için Roma'ya gitmeye bile gerek duymamış, ikame yeri olarak İznik'i seçmiş Diokletianus. Batı bölgelerini yönetmek için de Maximianus'u yardımcısı seçmiş. O da Milano'ya yerleşmiş. Her ikisi de "Augustus" olup, kendilerine de "Sezar" adı verilen birer yardımcı seçmişler. Manimianus'un yardımcısı İstanbul'u kuracak olan Constantinu'un babası Constantinus Chlorus'tur.

Diokletianus bazı reformlar yapmış olsa da Romayı ağır bir despotizmle yönetmiştir. Tanrının dünyaya inmiş gölgesi gibi davranmış ve kendisine "ilahi" ve "sahip" olarak hitap edilmiştir. Anadoluda yaşayan ve ilk Hristiyanlar denilen topluluğa karşı 303 yılında başlayan ve özellikle imparatorluğun doğu bölgelerinde 313'e kadar süren katliamlarda 3000-3500 kadar hristiyan öldürülmüş.Bu döneme hristiyanlık tarihinde "büyük zulüm" adı verilmiş.Vespanianus’dan sonraki hükümdar Constantinus ise yeni despot Roma'nın kurulmasını sağlamak için de eski Yunan'ın efsanevi bir kenti olan Bizantium'a gidip oranın adını Constantinopolis olarak değiştirmiş ve başkent yapmış (M.S.330). Constantinus tüm dinlere özgürlük sağlayan bir uygulama geliştirmiş. Ama bunu özgürlük adına değil sırf dinlerin iktidar için ne kadar önemli olduğunu fark etmiş olmasından dolayı yapmış ve rakiplerine karşı kullanmış.
Constantinus'un hıristiyan olduğu anlatılır, hatta Aziz mertebesine bile çıkartılıp haçlı, başı haleli resimleri yapılmıştır. Oysa ölene dek Pagan kalmıştır.

 

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri