Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Ateşle Dejavu ( Ksanthos'un Hikayesi )

Tan kızıldı daha. Uykudaki şehrimin taş sokaklarını adımlıyordum koşar gibi. Ufuklar ağarmaktaydı usulca. Gittikçe artan ve her adımda zorlaşan soluklarım kesilecek gibiydi. Sahile varmak üzere çıkmıştım evden kimseyi uyandırmadan. Korktuğumun başıma gelmesinden korkarak yürüyordum kıyıya doğru hızla. Sabahın sakinliğinde yavaşça akan Ksanthos çayı gibi ben de akıyordum kıyıya doğru. Uzunca süredir biriken kötülük gökte karanlık dev bir bulut olmuş kımıldamadan duruyordu. Ufuklardan gelen kızıllar buluta vuruyor, kızıl bir karanlık şehri yakıyor gibi yansıyordu taş sokaklara, duvarlara… 

İçimde çıkmak üzere olan yangının kıvılcımları üzerimdeki bu kara bulutun içerisindeydi sanki. Ve ben masumca uyuyan karım, oğlum ve kızımın yüzlerini görür gibi taşların gölgelerinde, kıyıya ulaşmaya çalışıyordum erken bir sabah vakti. Bir taraftan bir an önce varmayı istiyor, öte yandan olası göreceklerimi asla görmek istemiyordum.

Dün nehir kenarında kamp yerindeki o uğursuz konuşmaya tanık olan belki de tek kişiydim. Eğer doğruysa bir felaketin başlangıcını görmeye gidiyordum sabahın bu soğuk saatinde, karanlıklar içindeki sahile. Ve kimsenin olacaklardan haberi yokken henüz.

Roma’dan gelen bu adamı hiç birimiz sevememiştik. Bir asi, başkaldıran bir komutandı. Sezar’a kumpası kuran, onu arkadan hançerleyen bir haindi o. İmparatorluğu karıştırmış, ardından kaçarak şehrimize, Likya’nın başkentine ayak basmıştı. Onun o sefil amacı bizim sonumuz olacaktı. Likya topraklarından kendine bir ordu ve servet çıkarmaya çabalıyordu Roma’ya baş kaldırmak için. Beraberindeki askerleri ile kamp kurduğu Ksanthos nehri kıyısında, geceleri bizi felakete sürükleyecek planlarını yapar, karanlık varlığını üzerimizde an be an hissettirirdi.
Erk ve şan peşine düşmüş bir iblisti adeta. Vatanımızı ve evlatlarımızı harcayarak hem de. Likya’nın koca başkentinde bir şeytan dolaşmaktaydı artık. Hem de fütursuz isteklerle. Koca Likya baş eğer miydi oysa? Bilmiyordu bizi, geçmişimizi, yaptıklarımızı ve yapacaklarımızı…

Nereden bilebilirdim bu kara trajedinin, bu büyük felaketin benim başıma da geleceğini? Acı ve kederle öğrendiğimiz 500 yıl önce yaşananları, kuşaktan kuşağa elem ve üzüntü ile aktarılanları.
Çocuktum ilk dinlediğimde. Uzak bir öykü, bir masal gibiydi benim için. Atalarımın maruz kaldığı korkunç bir olay. Üzerinden yüzlerce yıl akıp gitmiş, zihinlerimizde kabullenemediğimiz bir kötü hatıra olarak yer etmişti. Biraz hayretle, biraz gururla ama çokça elemle ve derin acılarla öğrendiğimiz şeylerin bazen nasıl olabildiğine şaşardım. Perslerin buralara ilk varışlarında olan biteni, Pers Kralı Sarpedon’un atalarıma yaptıklarını asla unutmamıştık.

Ardından Atina ile, Sparta ve Rodos’la girişilen mücadeleyi, Dorlarla boğazlaşmayı. Hepsinin üstesinden gelmiştik. Ama şimdi karşımıza dikilen Koca Romanın askerleriydi. Akdeniz’i alevlere atan, her yeri ezip geçen o büyük güç üstümüze çullanmaya gelmişti bu sabah.

Son tepeyi de aşıp düzlüğe çıkınca içime dolan korkuyu anlatamam.
Görünen manzara kapısı açılmamış cehennemin uykudaki haliydi. Denizin üzeri biraz sonra ölüm kusacak savaş gemileri ile doluydu. Zalim Kartaca donanmasını Sicilya’da yakıp yıkan o kara Roma donanmasının tamamı karşımdaydı işte. Hiçbiri kımıldamıyor, hareket dahi etmiyordu. İçlerinde ne bir ışık ne bir nefes. Ama aynı zamanda ne bir insaf ne de bir vicdan… Birbirine beşer onar metre ara ile kıpırdamadan duran onlarca katil. İçlerinde buraları yutmayı bekleyen uyuyan sinsi düşman.

Buradan bakınca bu kıpırdamadan duran onca gemiye, Ksanthos’tan hızlı aktı kanım damarlarımdan. Roma ordusunun denizden gelenleri ülkeme ulaşmış, sahillerine demir atmış, şafağın sökmesini beklemekteydi. Bizi buralardan söküp atmak için şafağın sökmesini bekliyorlardı. Nefes nefese kalmış bir halde bu ölüm havasını soluyordum içime.

Deniz sanki taş olmuş öylesine çaresiz duruyordu. Ne rüzgar, ne ses, ne bir hareket vardı. Birazdan olacakları biliyor gibi mateme bürünmüştü Ksanthos. O tepeden denizin üzerindeki bu Azraillere ne kadar bakakaldığımı anımsamıyorum. Sonra aniden koşmaya ve koşarken de her yanından geçtiğim evin kapılarına vurarak, bağırarak uyandırmaya çalıştım arkadaşlarımı, dostlarımı. Ksanthosluları.

Kızıl bir karanlığın içerisinde ölümle burun buruna olduğumuzu haykırarak yollardan evime doğru koşarak gidiyordum bu kez o sabah…

500 sene evvel yuvamız, yurdumuz koca Ege’yi istilaya gelen Persler, Harpagos’un cellatları saldırmış, koca Ksanthos’u yerle bir etmişlerdi. Çok uzun süre savaşmıştı atalarım. Kaybedeceklerini anladıklarında ise tüm sevdiklerini şehrin büyük kalesine topluca sokup ateşe vermişler, ardından son savaşçı kalana dek çarpışmışlardı Perslerle. Tamamı yok edilmiş, şehir düşmüştü. Persler Ege’nin halklarını açtıkları onarılmaz yaralar ve geriye döndürülmez kayıplarla perişan etmişlerdi. Ama bu çok önceleri diye düşünüyor ve herkesi uyandırmayı başararak yollardan koşmaya devam ediyordum. Aklım inliyor, olanlara inanamayarak arşınlıyordum loş sokakları. Uyananlar zaten az çok beklenilen sonun bu sabah kapıyı çaldığını anlayarak kaygılara düşüyor ve umutsuzca hazırlanıyorlardı çarpışmaya.


Aynı akıbeti yaşayacak olamazdık. Benzer bir son bizi mi bekliyordu yoksa? Buna inanmak öyle zordu ki? Eve vardığımda o hain günün ilk ışıkları bahçemizdeki incir ağacına vurmaya yeni başlamıştı. Şehir ayaklanmış olanı biteni kavramıştı. Oğlumun odasına daldım önce. Henüz adımı söyleyebilen, beni gördüğünde kucağımdan inmeyen oğlum mahsunca uyuyordu yatağında. Kızımın yanına gittim sonra. Odasında kıvrılmış öylece duruyordu. Birden arkamda kadınımı gördüm. Konuşmadan bir süre bakıştık sadece. Onları güvenli bir yere saklayıp, savaşmalıydım bir an önce. Evlatlarımı kadınıma, onu da tanrıya emanet ettim. Ve o uğursuz günün sabahı evimden ikinci kez çıktım. 500 yıl önce yaşananı yaşamamak, evlatlarıma yaşatmamak için. Atalarımın rahatsız ruhlarını utandırmamak, yenik ve boynu bükük tarihimizin kaderini tersine çevirmek için. Güç ve talan için yaşayanlara, özgürlük ve onuru öğretmek için. Ufuktaki kızıllığa ve tepemdeki karanlığa bakıp kılıcımı kinine sokup, aileme son kez bakıp tarihi tersine döndürmeye yola çıktım o sabah. 500 yıl önce Perslerin yaptıklarına 500 yıl sonra Romalıların yapmasına izin vermemek, aynı kaderi bir daha yaşamamak için…

Agoraya vardığımda savaşçıların hepsinin toplandığını gördüm. Henüz güneş kendini göstermeden mevzilere ulaşıp, savaş düzeni almalıydık.

Ksanthos (Eşen) nehri Sidyma, Pınara ve Letoon gibi bizim şehrimizin de tam kalbinden geçip gidiyordu. Nehrin kuzey tarafına geçmelerine müsaade etmemeli, gemilerinde, olmadı sahile çıktıkları yerde durdurmalıydık Romalıları. Onları buraya çeken adam, Brütüs ise yanındakilerle beraber kamp kurdukları yerde uyumaktaydı muhtemelen.

Sayımız azdı ve gafil avlanmıştık. Buraya ölüm kusmaya gelen Roma ya karşı koymak halkımızı ve şehrimizi savunmak zorundaydık. Mevzilere ulaştık. Sessiz ve donuk bakışlarla denizin üzerini kaplayan onlarca gemiye bakıyor ve öylece bekliyorduk olacakları.

Alacakaranlık daha dağılmamışken Romalılar başladılar yağmur gibi yağmaya sahile. Tepelerinde çocuklarımızla yiyip içtiğimiz, denizleri seyre daldığımız, her birimizin anılarında güzel şeyler olan bu sahiller şimdi bize ölüm getirenlerin istilası altındaydı işte. Göz açıp kapayan kadar yanımızda bittiler. Her biri bir cellatmışçasına yüklendi üzerimize. Öyle fazla ve gaddardılar ki, vahşi bir savaş içinde bulduk kendimizi. Yine de alt olmadık önceleri. Sparta savaşçılarından az kalmadık Romalılar karşısında. Geçemediler mevzileri. Geleni indiriyor, safları yardırmıyorduk. Ortalık iyiden kızışmış, kılıçlardan çıkan çelik sesleri tüm şehri doldurmuştu. Şehirde bizden başka dayanacakları olmayan binlerce kadın ve evlatlarımız uzaklarda bizim için dua ediyor olmalılardı. Aklımızdan onları hiç çıkarmadan, var gücümüzle karşı koyuyorduk dalga dalga gelen Azraillere. Yıkılanın yerini hemen yeni bir Roma askeri alıyor, hiç azalmıyor hiç bitmiyor gibi geliyorlardı bulunduğumuz tepelere. Saatlerce dövüştük bu can alıcılarla.

Güneş tepeye vardığında bizi alt edemeyeceklerini anlamışlardı. Kısa bir süre duraksadılar. Ve arkasından yavaşça geriye çekildiler. Biraz nefes almıştık ki nehrin ağzına, biraz daha güneye yöneldiklerini gördük dehşet içinde. Orada ona bağlı kuvvetleri ile Brütüs vardı. Aylardır halkımızı arkasına almak, birlikte olmak için dil döken Brütüs. Ona hiç güvenmiyordum. Bize yardım etmeyeceğinden emindim. Tüm kuvvetimizle nehir ağzına doğru akmaya başladık. Nehrin bu tarafına geçerlerse her şey bitecekti. Tek şansımız biz varana dek Brütüs ve adamlarının direnmesiydi. Bizi yanına katarak alt etmeyi planladığı Romaya karşı biz ona yardıma gelene dek direnmesiydi umudumuz.

Nehre yaklaştığımızda Romalıların nehri geçtiğini gördük. Brütüs ne direnmiş ne de karşı koymuştu. Yapayalnızdık artık. Arkamızı yaslayıp savunabileceğimiz bir mevzimiz de yoktu. Açık alanda tarifsiz bir kıyıma uğradık. Arkadaşlarım birer birer düşüyordu. Sayımız azalıyor, savunma direncimiz kırılıyordu. Geriye çekilmek ve saklanmak zorunda kalana dek vuruştuk. Gün bitmek üzereyken de zorla geri çekildik. Yarımızdan çoğu yok edilmiş, geri kalanımız da bitap düşmüş haldeydi. Brütüs ortalarda görünmüyordu. Şehir Romanın eline geçmiş gibiydi. Ama son bir saldırı daha yapacaklarını ve geride kalanlarımızı da kılıçlarının altında yok edeceklerini hepimiz biliyorduk. Gece çöktüğünde kadın ve çocuklarımızın olduğu yere ulaştık. Halimizi gördüklerinde sarsılıp olduklara yere yığıldılar. Bu gece son gecemizdi biliyorduk. Ya korkakça kaçacak ve Romalıların bizi buluncaya dek kovalanacaktık. Ya da…


O kara bulut daha da kararmış, yerinden hiç kıpırdamadan tam Ksanthosun üzerinde asılı kalmıştı. Gecenin zifirinde yerimizi bulmasınlar diye ateş de yakamadan bir arada hiç konuşmadan duruyorduk. Evlatlarıma sarılmış, başını omzuma koyan eşimin yanında yarın olabilecekleri düşünüp çaresizce duruyordum. Savaşırsak bu kadar üstün sayı güçleri ile erkekleri yok edecek, ardından kadınlarımızın ırzına geçecek ve çocuklarımızı köle edeceklerdi. Bunların olmasına mani olacak bir yol bulmalıydık.

Dağlardaki kanyonlara saklayabilirdik kadınlarımızı, çocuklarımızı. Öncüler kanyon tarafının Brütüs’ün kuvvetlerince kesildiğini ve arkamızın da çevrildiğini söylediler.O gece Brütüs bizi arkamızdan vurmuş, Sezar gibi bizi de düşmeye mahkum etmişti sonunda.
Roma çemberinin ortasında kapandaki aslan misali kaldık öylece.
Karanlık bastığında yanan ateşlerin aydınlattığı Ksanthos semalarının rehberliğinde sessiz ve yavaşça yürüdük taş yollardan kaleye. Her adımda ıstırap, her adımda acı çeke çeke. Durup ardımıza baka baka yürüdük ağır ağır kaleye. Yüz yıllar evvel yaşananların hatıraları zihnimizde dolanıp dura dura arşınladık taşlı yolu. Koca bir ağ içinde tuzağa düşmüş balıklar gibi çırpına çırpına adımladık yamaçlardaki bu uzun yolu. Ksanthos ovasından yükselen sarı kızıl alevler yüzümüze vura vura tepemizdeki kara bulutlar peşi sıra geçip gittik son kez bu taş yolu sırtımızda ölümün fısıldayan hain sesleri ile.

Artık koca şehirde tek kişi kalmamış, hepimiz kaleye sığınmıştık.
Sabah olunca ben ve diğer savaşçılar Hadesin şom karanlıklarına kavuşana dek vuruşacaktık Romayla.

Ama önce yapmamız gereken son bir şey vardı.

Sadece yüreklerinde söndürülemez özgürlük alevini taşıyanlar, bağımsızlık tutkusunu yaşama arzusundan üstün tutanlar yapabilirdi bunu.
Sadece güneşten sıcak, lavlardan kor bir yüreğe ve onura sahip olanların becerebileceği bir şey.
Tartaros’tan ( cehennemler diyarı ) korkmayan, ruhlarının yeniden buluşacağına inanan cesur insanların yapacağı bir şey.
Boyun eğmeyi tüm tarihleri boyunca reddedenlerin kabullenebileceği…
Ve asla alt edilemeyecek olanların altından kalkabileceği bir şey.

Kaleyi ateşe verdiğimizde kadınlarımızın evlatlarımıza sarıldıklarını ve gözlerimizin içine ateşler gibi baktıklarını gördük biz Ksanthosun çocukları. Kadınlarımızın gözlerinden boşalan yaşlar, etraflarını saran alevleri de içimizdeki yangını da söndüremeden akıp gittiler.
Çocuklarımızın feryatları kaleden yükselen alevlerden de sıcak yakıp kül etti varlığımızı. Alevler turuncuya çalınıp haykırışlar arttığında, biz geride kalan Likyanın askerleri, gökleri dolduran feryat ve naralarla akmaya başladık kül olan kayıplarımızın kabullenilmeyen acısı ile beraber aşağılara. Gücümüz İda kadar, yüreğimiz Ege kadar oldu delicesine koşarken koca nehir Ksanthosun koynuna.

Sonra ne zaman bittik Romanın şeytanlarının yanında, kaçının canını aldık oracıkta ellerimizdeki koca labrislerle ( iki ucu da keskin Anadolu baltası) hatırlamıyorum. Savaş alanı yapraklar gibi yerlere düşen, canlarını almakla kalmayıp ruhlarını dahi paramparça ettiğimiz Roma askerleri ile dolup taştı. Kaleden yükselen alevler göklere çıktıkça bir umut günlerdir asılı duran karanlık bulutun yağmur olup yağmasıydı içimizde. Yağıp kaledeki ateşi bastırması…
Yağmadı. Yukarıdan felaketimizi seyretti, kıpırdamadan.

Kaledeki sesler ve alevler söndüğünde, yayılan dumanın içinde, o gün o son saatlerimizde, sevdiğimiz canlarımıza başka bir yerde kavuşmaya gitmeden hemen önce yüzlerce iblisi yere çaldık biz Ksanthosun askerleri.

Onurunu ve özgürlüğünü kaybetmeden, kaybettiğimiz o son savaşta…

İnsan bedenini pislik olarak gören ve ondan kurtulmak gerektiğini söyleyen Sokrates’in Atinalılarının, Egede emperyal olmaya çalışan tarihin ilk kölecilerinden biri olan Spartalıların, Akdeniz’e kan kusturan istilacı Perslerin ve ata yurdu ezmeye gelen gaddar Romanın karşısında belki 4000 yıldır hep Anadolu oldu.

Troya’yı istila etmeye yola çıkacak olan Akha gemilerini engelleyen Karayel dursun diye Agamemnon kızı İphigeneia’nın tanrılara kurban etmek için boğazını keserken, Ay ve güneş tutulmasını hesaplayan Thales’in büyük dedeleri Anadolu’da yaşıyordu.
Pers imparatoru Siyaksares ile Lidya kralı Alyattesin orduları savaşırken Thales güneş tutulacak demiş ve dediği gün güneş tutulunca savaş sona ermiş ve barış olmuştu. Barıştıranlar da Kilikyalı Siyennesis işe Babilli Labinetus du. Anadolu’nun birlik ikliminin başlangıcıydı bu belki de.

Atina filozofları aklı ve bilimi küçük görüp icatları reddederken, Anadolu uygarlık yaratma peşine çoktan düşmüştü bile. Kahinler ve Büyücülerle devlet idare eden ve ettiren Atina ve Spartanın karşısında tarihi yazan Bodrumlu Heredot, geometrinin üstadı Thales ve destanlar sahibi İzmirli Homeros vardı.

  Thales     Homeros    Heredotos

Tıbbı, matematiği günlük hayata uygulamayı reddeden ve bunu bir aşağılama sayan Pluton ve Aristotalese inat Anadolu topraklarının evlatları Miletoslu Leucippos atomu tarifliyor ve “madde hem akar hem canlıdır” diyor, Pitagoras ve Hekateos maddenin üç halinden dem vuruyor, Demokritos, İyonya başta Anadolu çocuklarının hür düşüncesinden bahsediyordu. Anaksimandros, Anaksimenes gibi fen ile uğraşanların karşısına, Sokrates gibi, Pluton gibi tanrılara karşı çıkanı ölümle cezalandıran bir çürük filozofi akımla çıkıyordu Atina.

Sokrates

 

Grek ( eski çağda İtalya’da bir kavimin adı) oligarklar ne alet ne de makine olsun istiyordu. Kölelik düzeni devam etmeli, biraz kafasını kaldıranı önce filozofların çoğu uyuyanı uyutmaya dönük kocaman boş lafları ile uyutmalı, olmazsa tanrılara hakaretten kafası uçurulmalıydı. Batının yere göğe koyamadığı yüce! Sokrates Oligarkların has adamıydı o zamanlar.

Atinalılar dışındaki her ırkı ve insanı ikinci sınıf ve köle sayan bir zihniyet, insanlığın yükselmesini yüzlerce yıl geciktirmiştir. Bu yüzden ayı ve güneşi tanrı değil de kütleye sahip birer madde sayan İyonyalı Anaksagorası idama mahkum etti Helenler. Anadolulu Sinoplu Diogenes Atinada gündüz vakti fenerle neden adam aradı sanıyorsunuz ?

Akdeniz’in her tarafı Atina ve Spartanın klerukları ( ufak sömürgeleri ) ile doluydu. Buna bir tek Anadolu direnmişti. Atinalı Helenler Anadolu’ya ancak Persler geldiğinde, Sparta ve Perslerin katılımı ile oluşturdukları şeytan üçgeni sayesinde girebilmişlerdi.

Atina ve Sparta kentlerinde halk hacetlerini ulu orta sokaklarda giderip, lağımlar caddelerden gürül gürül akar ve millet hastalıktan kırılırken ve bu hastalıkları tanrılar gönderdi diye bakire kızlar kurban edilirken Olimposlu tanrılara, Miletoslu Hippodamos urbanizmi ( şehircilik ) Anadolu kentlerinde hayata geçiriyordu. İlk yer altı kanalizasyon şebekesi ve şehir planlamaları Bergama gibi Anadolu kentlerindedir. Bugün Anadolu’nun ne yanını kazsanız antik evler, yapılar bulursunuz. Oysa Atina’da tek bir ev bile yoktur o dönemlerden kalan. Ahali Megaron
( mağara ) dedikleri yerlerde yaşamaktaydı çünkü.

Anadolu’nun çocukları İyonlar kendilerini hiçbir zaman Filozof demediler.
Filozof helence ( Filo-zofos ) hikmet sever yani adeta bulutlar üzerinde lir eşliğinde yer yüzündeki zavallı insanlara boş konuşmalar ile sanal moral pompalayan ve metafizik inciler döken insan üstü varlıklar demektir.
Oysa Anadolu düşünürleri kendilerine Fusiologos diyorlardı. Yani doğa bilimcileri. ( Fusis: doğa ve logos: bilgi). Kelimelerin telaffuz benzerliği çok yakın olduğundan günümüzde topuna Filozof deyip geçiyoruz ne yazık ki.

Anadolu önce büyü ve sonra da din çağını yavaşça aşmaya başlayıp fen çağına doğru pupa yelken giderken, Egenin öte yanı hala Olimpos’daki görünmez tanrılarla meşguldü. Hikayelerinde bin bir entrika, insanları hor görme ve sınırsız şatafat ve büyük bir acımasızlık olan garip tanrılarla.

Ya Sparta? Atina’dan farklımıydı Sparta? Savaşta yendikleri Massenyalıların tamamını helot ( köle ) yapan ve belli aralıklarla nüfusları çoğalınca binlercesini sebepsiz öldüren hunhar Sparta, Helen emperyalizmi ile yarışıyordu. Bu yolda Perslerle işbirliği yapacak kadar da gözü dönmüştü.

Ne dilleri, ne akılları, ne yaşamları Atina’ya benzemeyen Anadolu şehirleri Miletos, Bergama,Efes, Halikarnossos, Ddyma, Troya ve bu toprakların hükümranları Girit, İyonya, Lidya, Minoen, Frigya ve Likya asla Helen olmadılar, değillerdi.
Ama Batı, bu müthiş Anadolu uygarlık karışımını dünyaya Helen diye yutturdu durdu.

 

Velhasıl Atina günümüz Hristiyan inancının hamuru sayılan gövdenin ruhun hapishanesi olduğunu ve dünyevi zevklerle ve akılla uğraşmanın düşük bir şey olduğunu esas olanın ruhun bu pis bedenden ayrılıp tanrılara ulaşmasını olduğunu söylerken, Anadolu’daki atalarımız geometrinin, biyolojinin ve matematiğin peşindeydiler. Efes tapınağı gibi mimarinin yanındaydılar. Görüşleri yüzünden ne idam edilen vardı ne ayıplanan.

Ama batı bugün Hititlerden, Lidya uygarlığından, Likyalılardan, Bilge İyonya’dan ya da sonraları bu uygarlıklara katkı yapmış olan Selçuklulardan değil Atina’dan yana tavır takınır. Ve Anadolu’ya ait ne varsa tamamını Helen’e bağlar aklı sıra. Geriye kalan ufak tefek şeyleri de küçümser durur. Oysa tarih böyle yazmaz.Ksanthos bu tarihin trajik ufak bir parçasıdır.
Saldırgan Helen’e, Roma’ya, Sparta’ya karşı koyan, Persleri geri püskürten Anadolu’nun dev tarihi. Büyük Heredot’un yazdığı gibi.

Bu büyük Anadolu karışımında Kıpçak, Peçenek, Hazar, Oğuz, Kayı, Selçuk, Osmanlı derken yerini alan ve yüzlerce yıldan beri Anadolu çocuklarına karışan biz Türkler ne yazık ki Anadolu uygarlıklarına sahip çıkmayıp, öteki muamelesi yapınca Batı üzerine atlayıp Helen’e yamayıverdi işte.

Oysa kimimiz İyon kimimiz Likyalı, kimimiz Hitit kimimiz Oğuzuz sonuçta. Sümerlerden başlayan ve Mezopotamya’dan yola çıkan bu muhteşem karışım bir kültür ve coğrafya çorbası olmuş bize sunulmuş adeta.

Bu karışımın adı Anadolu’dur. Bizler öylesine karışmışız ki hepimiz Anadolu’nun evlatları olmuşuz. Bu muhteşem kültürü ve mirası elimizin tersi ile itmenin manası ne? Homeros’un yazdıklarını okuyup anlayabilen ne Grek ne Helen ne de Spartalı vardı ? Çünkü o İyonca yazmıştı.
Öz be öz Anadolu lisanı.
Belki de atalarımdan bazılarının konuşup anladığı o İyoncaya ben değil de Atinalı mı sahip çıkacak? İzmirli Homeros’a ben değil de Yunan mı kucak açacak? Fezayla uğraşan aritmetikle boğuşan Thales bizden değil de onlardan mı?
M.Ö 1200 deki Troya savaşında, MÖ.42 de Ksanthosda ve MS. 1920 lerde ki Kurtuluş savaşında olan aslında hep aynı şeydir.
Atina – Anadolu kapışması.
Bir tarafta Zeus ve Hera’nın öteki yanda Apollon’un, Kybele’nin evlatları.
Anadoluda anaların anası diye bilinen ve anaerkil Anadolu halklarının baş tanrıçası Kybele nin bir kutsal heykeli günün birinde Kutsal mekan Kabeye de götürülünce o gün bu gün kendini Müslüman sayan ve yazık ki artık ataerkil toplumların içinde yaşamak zorunda kalan insanlar namaz kılarken Kıbleye ( Kybele’ye ) dönerler de bilmezler hiç.
Bu gün Atina’nın hemen arkasına bakarsanız orada Batıyı görürsünüz. Anadolu ise neredeyse 10,000 yıldır iç içe geçmiş dev uygarlıklar ve türlü çeşit kavimlerle bir koca yurttur bize işte.
Mezapotamya’nın torunları, Troya’nın evlatları, Anadolu’nun çocuklarıyız biz.

Cenk Şahin

 

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri