Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Yana yana

 Ne zaman gökyüzünde bir kırlangıç görse bakışlarını usulca göklere diker ve uzun uzun seyrederdi uçuşlarını, cıvıldamalarını. Ne başka bir şey duyar ne de görürdü o anlarda… Başlarda pek anlamıyordum ne dediğini ama sonra çözdüm.. Hep aynı şeyi mırıldanırdı kendi kendine… “Bal gözlü küçük kırlangıçım… Canım…”

İstanbul çok uzunca bir süredir böyle bir kış görmemişti… Haftalardır göklerde kapkara bulutlar, birbiri ardına gelen tipi fırtınaları ve sert esen kuzey rüzgarları….
O sabah da ayaz vardı şehirde, Sessiz ve kimsesizdi sokaklar…

Elinde kocaman bir Türk bayrağı ile belirdi marinanın kapısında o sabah. Çok uzun süre sonra onu ilk kez gülümserken görüyordum. “Bak evlat ne aldım” diye seslendi. “Nihayet bu günleri de gördük. Kurtuluyorum o gavur bayrağından bugün” diye ilave etti. Hızlı adımlarla benim olduğum güvenlik kulübesinin çaprazında bağlı yelkenli teknesinin içine heyecan içinde attı kendini. Kaşkolunu bir tur daha sarıp suratına, şapkasını kulaklarına kadar çekip önce eski yabancı bayrağı sertçe çıkartıp koydu bir kenara. Sonra ay yıldızlı Türk sancağını özenle ve pürdikkat taktı sancak taraftaki bayrak sopasına. Karşısına geçip sanki hazır olda durur gibi gururla bakarken yeni bayrağına yanına kadar geldiğimi bile fark etmedi. Elimdeki sıcak çayı uzatıp yanına oturdum.


” Sağ ol be evlat. İçimiz ısınsın. Ne soğuk bir gün” diye başladı sohbete.
“İçimde ne uhdeydi bilemezsin. Her tekneye gelişimde şu mendebur bayrağı görmeyeyim diye vallahi kafamı çevirdiğim olurdu. Pontondan gelen geçenler sanki benim teknemin bayrağına bakıp ta ayıplıyor diye kendimi içeriye zor atar onlar gittikten sonra güverteye çıkar hem söylenir hem kendime kızar dururdum. Çok şükür geçti o günler. Al sancağı toka ettik bak sonunda.” Gözleri ışıl ışıldı. Çocuklar gibi şen oturup lafladık o gün uzunca bir süre. Bana hem hayattan hem denizcilikten bahseder, onun sayesinde yeni şeyler öğrenip dururdum.

Tam işimin başına dönmek için ayrılırken “ Ha, bak ne diyeceğim sana. Allahın hakkı üçtür diye boşuna dememişler, bir kaç güne nihayet açılıyorum deryalara evlat. Kavuşuyoruz denizlerle bunca zaman sonra. Bu kez tamamdır. Haberin ola”…
İlk kez dört sene önce karşılaşmıştık. Bir yaz sabahı selamlaşıp “ Bak bu benim sevgilim. Bilirsin teknelere kızım denir. Bu da benim yeni hayat arkadaşım. Biraz tamir tadilat işleri var. Onları halledip eksiklerini de giderince kısmetse yaz sonu Eylül gibi açılıyorum deryalara” demişti.
O yaz her gün teknesine gelip kah kesti kah biçti.. Çiviledi, boyadı. Her gün marinanın çevresindeki dükkanlardan ufak tefek eksiklerini alıp yerleştirdi ötesine berisine. Çalışırken iki şeyi eksik etmezdi hiç. Buzla dolu bir duble rakısı ve teybinde sürekli çalan güzelim Fikret Kızılok şarkıları. Gide gele ben de sever olmuştum onun müziğini. O melodileri sorduğumda, “ Eee evlat müzik önemlidir. İnsanın bütün duyguları müzikten gelme, müzik ise duygulardan çıkmadır. Bilir misin Hindistan’da eskiden insanlar karşılaşınca kimsiniz demez hangi tür müzik dinlersiniz diyerek karşısındakinin duygu dünyasını anlamaya çalışırlarmış. Haklılar da. Çünkü müzik dediğimiz evrensel armoni insanın nüfus cüzdanı gibidir. 2600 yıl önce Kime’li Antistenes “Bir halkın müziği değişirse, o ülkenin yasaları da hemen değişir” demiş. Ünlü Montesquieu de “ Bestekarlar yasa yapıcılardan çok üstündürler” demekle sanatçının değerini anlatmaya çalışmıştır. Fikret de nur içinde yatsın, hem başka, çok başka bir müzisyendi hem de iyi bir denizci bir yelkenci. O, pamuk gibi bulutların öte tarafına gittikten sonra hala özenle saklanan, üzerine ismi kazınmış ve özenle korunan Gökova’daki ona ait olan salıncağa gidip üstünde o olmasa da sallamaktır sessizce dileğim tanrıdan bilir misin? Denizler dünyası, denizciler böyledir işte evlat”

O yaz bittiğinde hakikaten tekne kız gibi olmuş, pırıl pırıl gözükmekteydi. Bazen tekneyi seyrettiğimi görür “Nasıl oldu ? Beğendin mi bakalım?” diye sorardı. Ona çok bağlanmıştı artık. Sanırım teknesine aşık olmuştu.
Hazırlıklarını bitirip de yola çıkmasına birkaç gün kala birden ortadan kayboldu. Tüm marina ekibi merak içinde bekledik bir süre. Günler geçti…Yoktu.. Bir akşam üzere göklerin kızıla boyandığı saatlerde yüzünü siyah kapşonundan tam olarak göremediğimiz bir kadın geldi teknesine neden sonra. Biraz ürkek biraz tedirgin dönüp durdu bir iki kez etrafında. İçeride kimsenin olmadığını anlayınca da hızlı adımlarla uzaklaştı. Kim olduğunu bilmediğimiz merak uyandıran bir kadındı…

Ortalarda görünmeyince arar sorar olduk İstanbul kazan biz kepçe. Sonunda bir hastanenin yoğun bakımında bulduk onu. Kalp krizi geçirmiş son anda yetiştirmişler. Yaşayıp yaşamayacağı belli değil, elimizden geleni yapıyoruz demişti doktorlar. Her gün gidip geldik arkadaşlarla sırayla. Üç hafta sonra kendine geldi. Bir süre sonra da çıktı hastaneden. O günden sonra uzunca bir süre görünmedi marinada. Yalnız bir adamdı. Sanıyorum bir süre once deniz sevdasına yarenlik edecek bu güzel teknesini almış dört-beş ay onu ayağa kaldırmak için didinip durmuştu gece gündüz. Tam yola çıkacakken başına gelenler talihsizlikti. Kendini toplaması hayli zaman aldı. Neredeyse bir yıl hiç uğramadı buralara.

Sonra bir sonbahar günü çıka geldi. İyi görünüyordu. “Hoş geldin kaptanım. Sen yokken ben tekneni hem temiz ve bakımlı tuttum hem de göz kulak oldum. Elimden geldiğince ilgilendim” deyince, “Çok özledim evlat, bilemezsin” deyip kendisini teknesine attı. Haftalarca teknede kaldı. Derledi topladı. Bozulanları değiştirdi, çürüyenleri yeniledi. Benim gece vardiyasında olduğum bazı akşamlar kurduğu ufak rakı balık çilingir sofrasına davet ederdi. Görevim gereği gitmem doğru olmasa da gerek onun yalnızlığı gerek sohbeti beni mıknatıs gibi çeker, teknesinin nöbet kulübemin hemen yanında olmasına da güvenerek giderdim sofrasına.

Yine böyle bir akşamda “ Biliyor musun delikanlı, bu hayatta beni kimse sevmedi. Ne rahmetli eşim ne çocuklarım ne patronum ne askerdeki komutanım ne okuldaki öğretmenim ne de tanıdıklarım. Hepsi benden faydalanmaya, üzerimden kazanç sağlamaya çalıştılar. Bir dostu geçtim, dertleşeceğim arkadaşım bile yok benim.” Sonra suskunlaştı… Gözleri ufuk çizgisine kitlendi.. Uzun uzun baktı, en sonunda ıslak gözlerle bana bakarak “ Birini sevdim, çok sevdim oysa… Ama…”

Sözünü bitiremeden sessizliğe gömüldü yeniden… Fikret çalıyordu her zamanki gibi. Rakısından bir yudum aldı.. Bana baktı. Belli ki diyecekleri vardı. Kalbindeki sızıları, ruhundaki acıları belki gözlerinde birikmiş ıstırapları akıtacaktı sofraya. Ama yapmadı. Yapamadı.. Zor geliyordu kelimelere dökmek belli ki. Sustu… Neden sonra “Bak kriz vurduğunda apartmanın kapıcısı bulmuş beni. Beş-on dakika daha gelmese şimdi yoktum. Ah be evlat. Bir şu kadehteki rakı, bir Umut bir de sen işte. Haydi şerefine”

Umut’tu teknesinin adı. Aldığında öyle bulmuştu ismini. Değiştirmemiş hatta üzerinde Umut yazan pirinçten bir levhayı bordaya iskele tarafına taktırmıştı zamanında. Yüzünde hep bir kader, gözlerinde koca bir ömrün tortusu, ifadesinde hep bir çaresizlik gözlemler de hiç soramazdım olan bitenleri. Teknesinden başka hiçbir yerde huzurlu ve keyifli bir adam olamadığını biliyordum sadece…

Eskiden tutkun olduğu futbol maçlarından sonraki sabahlar uyanınca, önce yan gözle bir beni keser sonra seslenirdi güverteden. “Evlat akşam nasıl aldı bizimkiler maçı? Kanarya değil Atmaca bunlar atmacaaa” Fenerbahçeliydi. Maç olan akşamlar teknesine kurulur, pilli radyosunun sesini benim de duyacağım şekilde açar ve içkisini yudumlarken heyecanla dinlerdi sonuna dek. Hoş, gol sesi Saraçoğlu’ndan radyodakinden en az üç-dört saniye önce gelir spiker gol demeden o çoktan havalara fırlardı. Gönderdeki Fenerbahçe bayrağını her daim temiz ve diri tutar kazandıkları her maçın sabahında önüne gidip başına göğe kaldırarak “ Ulan Fenerbahçe. Sen de olmasan var ya!” diye bayrakla konuşurdu mırıldanarak. Sonra dönüp yan gözle beni süzer şayet bizi yakınlarda yenmişlerse bağırarak “Üzülme üzülme. Sizle biz etle tırnak gibiyiz. Birimiz olmazsa ötekimizin kıymeti mi kalırmış?” der benim de gönlümü alırdı.


Bir zaman sonra sanırım o günden bir yıl önce bir ılık bir Mayıs akşamüstü yanıma gelip “Artık tamamım. Haftaya bugün açılıyorum Marmara’ya. Oradan ver elini Ege. Sonra da Akdeniz. Gidiyorum evlat gidiyoruuuumm.” dedi. İlkine kalbi müsaade etmemişti. Ama şimdi hazırdı gitmeye.

“Geçenlerde seni bir kadın sordu üstad” dedim. “ Yoktun o gün teknede sen. Daha once de gelmişti. Göz ucuyla içeri baktı, teknede olmadığını anlayınca tam gidecekken “ Kime bakmıştınız” diye seslendim. Durdu aniden, başına usulca yarım çevirip gözlerime bakmadan ve yüzünü göstermeden “Bir denizciye” dedi.. Ve hızla uzaklaştı. Daha once de gelmişti. Kim o kadın kaptan ?”

Olduğu yere çöktü… Kendine zar zor bir içki koydu… Sert bir yudum aldıktan sonra bana dönüp ; “Yitik bir hasret “ dedi.. Sonra teknesinin içinde gözden kayboldu.

Fikret dinleyerek, şarkılara eşlik ederek, rakısını yudumlayıp, martılara yem atarak ve civar kedilerle mırıl mırıl konuşarak yaptı son işlerini teknede. İyi görünüyordu, ya da öyle olmaya çabalıyordu, bilemiyordum…
O hafta her gün neredeyse 24 saatini son hazırlıklarını yapmakla geçirdi.
Haftanın sonunda bir akşam “Evi de sattım, artık karayla bağım da kalmadı. Gidip son üç beş eşyamı alacağım. Sonra ver elini maviler.” Sigarasını yakıp derin bir nefes çekti. Sonra bana bakıp “ İşlerimi halledeyim sabaha görüşürüz evlat.” Marinadan çıkıp gitti. Gidiş o gidiş.
Garipti ama yine ortadan kaybolmuştu. İki gün ona ulaşamayınca bir telaştır yine harıl harıl aradık onu her yerde. Evinde yeni sahibi oturuyordu. Dediği gibi o akşam eşyalarını almış vedalaşıp ayrılmış adamla. Sonra da bir daha gören olmamış. Apartmandan ayrılırken
“ Bundan sonra benim dünyam gri ve siyah değil lacivert ve sarı olacak.” demiş hatta. Ama yoktu ortalarda. Haftalarca arayıp da bulamayınca ümidi kestik. Başına bir kaza gelmiş olmalıydı. Ama ne gazetelerde ne de hastanelerde izine rastlayamadık. Bizzat marina müdürümüz ilgilenmiş uzunca bir süre peşine düşmüştük. Ama bulamadık işte.

Bir gün öğle sigara molasında Umut’un yanında dalgın gözlerle ayakta dururken arkamdan bir sesle irkildim” Beğendiysen sen de bırak her şeyi gel benle evlat. Denizlere beraber kaçalım. Gidelim ve bir daha da dönmeyelim.” Arkamı dönüp de onu görünce nasıl şaşırdım anlatılmaz. Sarılıp kucaklaştık… Ortadan kaybolduğu o melun akşam buraya doğru yola çıkmış gelirken karşıdan karşıya geçerken bir motosiklet çarpmış. Oradan geçen özel bir hastane sahibi hemen arabasına alıp kendi hastanesinin acil servisine yetiştirmiş. Önce uzun süre burada güç bela hayata döndürmüşler sonra aylarca yoğun bakımda kalmış. “Bir nevi bitkisel hayattaydım ben. Bitkilerin halini artık gayet iyi biliyorum yani” dedi gülerek. Sarıldık. Sarmalaştık. Ağlamamak için zor tuttum kendimi.
Tamamen iyileşip de hastaneden ayrılma vakti gelince borcunu nasıl ödeyeceği telaşı sarmış. Bir gün odasına giren hastanenin sahibi aynı zamanda da doktor olan kurtarıcısı “O kazada benim şoförümün de kabahati var. Takıştı o motosikletle hiç gereği yokken, sonra da bu kaza oldu. Detaylara girmenin alemi yok ama kendimi sorumlu hissettim hep. Bu yüzden sizin aslan gibi buradan taburcu olmanız bana yeter de artar inanın. Borcunuz falan yok” demiş. Ne diyeceğini bilememiş. Vedalaşıp ayrılmışlar.


“Eeee” dedim “ Şimdi na’pıcaksın?” “Ne yapacağım, en kısa sürede buralardan gideceğim. Denizler beni bekler a oğul” dedi. “ Yalnız önce bir Fener şampiyon olsun da hele”
Artık teknesinde kalıyordu. O yaz ve sonbahar çok kereler yedik içtik beraber. Umut’u tamir ettik, boyadık, yelkenlerini diktik. Tiklerini yeniledik. Sanki kendi içindeki umutlarını tamir ediyordu. Yıllardır gitme umudunu hiç kaybetmediği için kendini iyi hissediyor olmalıydı.

Kadehlerimizi tokuştururken radyodan tuttuğumuz takımların birbirleri ile olan maçlarını dinledik. Anlattığı denizcilik hikayelerinin içerisinde kaybolup gittik. Hayatı, Kadıköy sokaklarını, kadınları ve aşkları konuştuk…Velhasıl harika vakit geçirdik. Yaşı ilerlemişti. İlk iki gitme teşebbüsü başarısız olmuş vuslat üçüncüye kalmıştı. Elden ayaktan daha fazla düşmeden gücü kuvveti yerindeyken açılmak istiyordu artık mavi sulara. Sevdası kara sevdaya dönüşmüş, dayanılmaz bir hal almıştı seziyordum. Yıllar olmuştu gitmeyi kafasına koyalı.
Ama sanki benden gizlediği, esrarengiz bir engel vardı gitmesine… Seziyordum bunu ama soramıyordum. O siyah kapşonlu kadınla ilgisi olabilir miydi ?

Bir hafta sonu sabahı henüz yerime gelmişken, kahvaltı sofrasından el işareti yapıp beni yanına çağırdı. Gittim. “ Yahu” dedi “ Biliyor musun Umut’u alıp da buraya bağlayalı neredeyse dört sene olmuş, ne fark ettim hayret ve dehşet içinde biliyor musun? Yıllardır hiç seyre çıkmamışım ben. Olacak iş değil. Ama başıma gelen onca badireden denize çıkacak vakit mi kaldı dimi evlat? Ama yağma yok. Marina Müdürü ile konuştum izinlisin. Bu gün seninle ikimiz denize çıkıyoruz. Hem biliyorsun yakında dönmemek üzere gidiyorum, denizine de kavuşturmuş oluruz Umutumu…”

O öğlen denizlerdeydik. Ben ne denizcilikten ne de yelkenden anlıyordum. Ama o öyle ustaydı ki anlatamam. Yelkenleri trim ediyor, dümeni rüzgar dümeni dediği bir şeye bağlıyor, vinçleri çeviriyor, halatları çekiyor bırakıyordu. Hayran hayran onu seyrederken “Geç bakalım dümenin başına evlat. Bedavadan içki yok öyle” dedi elime kadehi uzatırken. O gün güneşin batışına doğru saatlerce dümen tuttum, yelkenin ve denizciliğin inceliklerini dinledim. Denizlerin üzerinde özgür olmanın ve mavi yaşamın nasıl bir şey olduğunu keşfettim. Onun sayesinde. Akşam marinaya geri döndüğümüzde adeta zehirlenmiş gibiydim. Poseidon tarafından hipnotize edilmiş gibi bir Nereid tarafından öpülüp kendinden geçmiş, Morpheus tarafından uyuşturulmuş ya da Aphrodite’in bembeyaz köpükleri arasında sarmalanmış gibi mutlu ve sarhoştum.

Denizin tuzu kanıma karışmış sanki büyülenmiştim. Artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacaktım. Hani derler ya kalan hayatımın ilk günü diye. İşte o gün bugündü.

Sonraki günler de fırsatını yakalayınca hep açıldık denize. Zaman geçince öğrenmiştim artık denizciliği, yelkeni, rüzgarları.
Bir gün yine seyir sonrası akşam olup da karanlık bastırınca yemek sonrası bana el etti yine. Yanına gittim. Bana bir zarf uzattı. “Bu ne?” deyince de “Söz ver bana, ben gitmeden yola çıkmadan önce açmak yok. Tamam mı “ dedi. Zarfı cebime koyup koyu sohbetlere giriştik sonra. Yedik içtik lafladık tüm gece…

Aradan Bir iki hafta ya geçmişti ya geçmemişti. Çok soğuk bir kış günü sabahı yanıma gelip “Evlat ben yarın sabah yola çıkıyorum. Tüm hazırlıklarım bitti. Gidiyorum artık” dedi. Ne soğukların ne karanlık göklerin ne sert rüzgarların onu asla durduramayacağını bildiğimden sadece son bir kez sarılıp vedalaştık. İkimizin de gözleri nemlenmişti. Sonra arkasını döndü ve teknenin içinde kayboldu. Sadece Fikret’ten nağmeler geliyordu teknesinden…

Ben o gün gececiydim. Önce rüzgar esti uzun uzun. Sonra sağanak yağmur yağdı uzunca bir süre. Arkasından da göklerden beyaz haleler salınmaya başladı aşağılara doğru. Marina gece yarısından sonra başlayan kardan göz gözü görmez bir hal almıştı. 1-2 saate kalmadı tipi fırtınasına döndü. Sabaha kadar devam eden kar günün belli belirsiz ilk ışıkları ile durdu. Marinanın her tarafı ve tabii ki teknelerin hepsi bembeyaz kar altında kalmıştı. Sabah uyanınca güverteye çıkıp “Hay Allah galiba yarına erteleyeceğiz yolculuğu” dedi. Meteoroloji 3 gün kesintisiz kar var diyordu. “3 gün yağacakmış. Hava da eksi 5 lere kadar düşecekmiş.” diye seslendim. “ Napalım evlat hava ile de deniz ile de kavga olmaz. İkisine de saygıda kusur olmaz. Bekleyeceğiz belli ki” dedi. Bu onu son görüşümdü. Bu bir finaldi. Nereden bilebilirdim ?

O soğuk gecede kamarasına girdiğinde yaptığı ilk şey, her gün aksatmadan yaptığı gibi eski bir çerçevenin içindeki solgun resimdeki kadının gözlerine bakıp “seni hala seviyorum” demek oldu. “Kırlangıçım” diye fısıldadı… Bir aşkın son sözleri olduğunu bilmeden…


Meteorolojinin dediği gibi 3 gün hiç durmadan kar yağdı. Öyle beyaz oldu öyle soğuk oldu öyle sessiz oldu ki her yer, marinada tek bir kişi bile görmedim o gün. Geceleri hep ayaz çıktı. Buz kesti ortalık. Sonraki iki gün izinliydim. 3. günün sonunda sabah hava açtı. Pırıl pırıl bir güneş çıktı. Ortalık aydınlandı. Ilık bir rüzgar esti güneylerden kopup. Sabah marinaya vardığımda teknede birikmiş karı küremede yardım etmek için Umut’un yanına gittim. Birkaç kez seslendim ama cevap alamadım. Ben de içeri girip bağırdım. “Dünya denizleri yolcusu kalmasııııın” Yine ses gelmedi. İçeride ilerleyip de kamaranın kapısını aralayınca yatağında hareketsiz gördüm onu. Kımıldamadan yatıyordu. Kaç kez sarstım kaç kez uyandırmaya çalıştım hatırlamıyorum. Feryatlarıma arkadaşlar gelmiş. Neden sonra da doktor. O kar fırtınasında, o dondurucu soğuklarda daha fazla direnememiş yorgun bedeni. Onun o sevgi dolu büyük ve sıcak kalbi üşümüş, durmuş. Soğuklar dondurmuş onu. Masasında kapağı açılmış yarım bir şarap, yüzünde tatlı bir tebessüm kalmış. Elindeyse bir kadının eski ve solgun fotoğrafı…

Yıllardır biriktirdiği hayallerini de yanına alıp kaçıp gitmiş üçüncü kez. Bu kez gerçekten bir daha buralara dönmemek üzere göçüp gitmiş. Allahın hakkı gerçekten üçmüş. Üçüncüde yanına almış sevdiği kulunu. Bu tekne, Umudu, onun kaderi olmuş.

Güverteye çıkarttılar beni. Bir süre kendime gelemedim. Sakinleşince gözlerimi kaldırıp yukarı baktım. Gökte güneş sıcacıktı. Gurcataya asılı Fenerbahçe bayrağı rüzgarsız günde boynunu bükmüş gözleri yere takılmış mahzunca duruyordu. Sanki yastaymış gibi. Bir kırlangıç sürüsü bağırış çağırış uçuşuyordu… Daha fazla kendimi tutamadım. Olduğum yere çöktüm. Saatlerce ağladım. Kaderine isyan ediyor, yaptığımız seyirlerin hatıraları içinde kıvranıyordum.
Sonra gelip aldılar onu Umut’undan. Götürdüler. Gidemedim yanına. Göremedim son bir kez daha. Yüreğim el vermedi.
Mavi bir dünyaya yelken açmayı hayal ederken karanlıklar içinde kaldı. Hades’in krallığında mahkum oldu..

Bazen bir hayalin yanması için başka bir hayalin sönmesi gerekir. Bir ölüm başka bir yaşama ateş verir. Yansın diye… Yana yana yaşansın diye…


Aradan aylar geçti. Yaz gelmişti. Umut karşımda sakince salınıyor, yaz güneşinin yakıcı sıcağı altında sanki o da benim gibi için için yanıyor, sahibini arayıp duruyordu.
Sonra birden aklıma bana verdiği zarf geldi. Ceketimin iç cebinde unutmuştum onu. Heyecan içinde açıp bir solukta okudum.

“Evlat. Ah evlat. Bu hayattaki tek arkadaşım sen oldun. Bunca yıl gitmek istedim ama sanırım gücüm kuvvetim buna el vermeyecek. Yarı yolda belki daha da önce pes edeceğim. Hissediyorum. Bu yüzden sana sahip olduğum iki şeyi bırakıyorum. Umudumu ve hayallerimi. Sakın mirasyedilik yapma. Bir ömür sevgilime de hayallerime de sahip çık. Benim yapamadığımı yap evlat. Ekmek parası peşinde olduğun o beyaz kulübeden her gün marinaya, teknelere, başlayan yolculuklara, son bulan seyirlere seyirci kalma. Mandarların direklerde vınlamasına, iskeleden ayrılan teknelerin ardındaki köpüklere, ufuklara açılan yelkenlilerin sevincine arkadan bakma. Koca şehrin insanlarının çoğunun bilemediği bu mavi büyülü hayata uzak durma. Sen de o hayatın bir parçası ol. Umudumla kaderini yaşa evlat. Yap bunu evlat. Kamaradaki kasada senin hayat boyu ekmek paran olacak kadar para var. Yalnız Fenerbahçe bayrağını indirme yerinden. Tam karşısına sancak gurcataya as Galatasaray bayrağını. Rüzgarlarda birbirleri ile yarışır gibi dalgalansınlar. Onlara yaraşır şekilde var olsunlar yan yana göklerde. Velhasıl kendini denizlere at evlat. Denizler Ülkesi’ne git…
Bu sana son nasihatımdır. Hoşça kal be evlat, hoşça kal işte.”

Hıçkırarak ağlamama mani olamıyordum…Ama anlamıştım. Bundan böyle ne o kulübede ne de marinada durabilir ne de Umut’u kaderine teslim edebilirdim. O akşam, eşyalarımı bir bavula doldurup vardım marinaya. Sadece onunla yaptığım seyirlerde edindiğim yelken bilgimle kendimi Umut’a teslim ettim. Sabah Galatasaray bayrağını Fenerbahçe bayrağının karşısına toka edip bir süre dalıp gittim göklere. Hani olur da oradan gözlüyordur belki bizi diye. Umutla ikimiz onun yapamadığını yapmak üzere yola çıkıyorduk. Denizlerdeydik ve olmadığımız kadar özgürdük. Yoldaydık artık. Dahası var mıydı? Bu bize yeterdi. Biliyorduk. Artık mavi sular diyarındaydık. Esen sakin lodosla bir o yana bir bu yana salınarak Umut’un yelkenlerinin rüzgarlarıyla denizlerin koynunda yol alıyorduk ağır ağır. O gidememişti ama biz gidiyorduk işte. Sanki yıllarca hem Umut’u hem beni denizlere bu büyük yolculuğa hazırlamıştı. Son kez ardıma bakıp uzaklaşmakta olan marinaya baktığımda, saçları rüzgarda savrulan kapşonlu bir kadının bize doğru sızlayarak baktığını gördüm. Gözlerini hiç ayırmadan ufka giden tekneye bakıyordu uzun uzun. O an anladım. Marinaya gelen, tekneye bakan ve son anlarında elinde fotoğrafını tuttuğu kadın bu kadındı… Hiçbir zaman kim olduğunu ve neler yaşandığını öğrenemeyecektim… Biz gözden kaybolana dek baktı arkamızdan… Kıpırdamadan… Ruhunun ızdıraplarında araftaymışçasına…

O sabah, İstanbul uyurken, kamaradan gelen sesiyle Fikret Kızılok uğurluyordu bizi usulca…

Yordun beni dünya, soldurdun

Koşturdun beni dünya

Bir o yana bir bu yana

Yana yana

Mahpus ettin beni
Esir ettin sefil ettin
İşte halimdir yıldızlar şahidimdir
Bir o yana bir bu yana
Yana yana


Cenk Şahin


Yazarın diğer yazıları:

Baharı beklerken
Yana yana
Ateşler Denizi
Cehenneme ateş taşımak
İhanet
Yaz bitiyor denizim
Maviye büyük kaçış
Halikarnas Balıkçısı 123 yaşında
Kehanet Dalgaları
Para kaç knot eser ?
Hep gitmek istedim
Anadolu'nun Avukatı
Ekim Denizci'nin Hüznüdür
Denizci'nin Kafdağı.. Ufuk Çizgisi...
Oksimoron Hayatlar
Ramaklar kalırken
Denizi olmayan kaptan... Yıl 2410
Sadun Boro sayesinde
Uzak denizlere gidenler neden geri dönerler ?
Balıkçı Memleketten ayrıldı
Temmuz 1910, 100 sene evvel bugünlerde...
Şehir Gangavaları
Cengogenes'in Mıknatıs Koyları
Maviye rastladım ama kart görmedim. Ne sarı ne de kırmızı ...
Başlarken

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri