Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player

Baharı beklerken

Birbirimizden şikayetçiyiz biz… Grileşmiş çürüyen dislokasyonlarına ve katastrofik mizacına bakmadan bana “Beni sen yarattın, canavarlaştırdın. Cüzzamlı bir mahluka dönüştürdün” diyor; Bense Stockholm sendromlu halime bakmadan sanki arkamdan tutan varmış gibi ona “Bastille’den beter bir hapishanesin sen. Üzerime yayılan pis bir kansersin” diye feveran ediyorum

...

Şehrin her yanına dağılmış, sanki mezarlıklarda betondan birer ceset gibi duran evlerin bacalarından çıkan kömür dumanının kükürt dolu kokusuyla kışın hükmünden yorgun düşmüş, ruhu kıvranan, ıslak korulardan gelen toprak ve çimen kokusu birbirine karışıyor bu sabah. Arabamı park ettiğim yere doğru yürüyorum ağır ağır. Saat sabahın altısı. Sahil yolundan, Boğaz’dan, karşı yakadan ve her taraftan şehrin o dayanılmaz gürültüsü geliyor. Şehir uğulduyor, inliyor acı içinde.
Hava pus içinde, tonlarca yük çökmüş sanki Boğaz’ın üzerine; benim üzerime. Ruhumun, aklımın ve yüreğimin taşımaya çalıştığı tonlarca yük…
Ne yapıyorum sabahın bu saatinde yollarda ben yine? Bu ne koktuğu bile belli olmayan, kokusuz, kişiliksiz, renksiz sahte kentin yollarında nereye gidiyorum yine? Neyin başlangıcı bu? Kopya bir güne başlıyorum. Dünün kopyası. Evveli günün de. Geçen hafta da aynısı tüketilmiş, yeni ama aslında epeski bir güne başlıyorum.
Ayırt edilemeyen, fark edilmeyen, zamanın ve mekanın sıradanlaştığı, fasit bir dairenin içinde hapis, besin zincirinin tepesinde duran ama ruhu, aklı, vicdanı, kalbi besinsiz kalmış bir varlık olmaya evrilen insan yığınlarının arasına karışarak başlamak üzere olan alelade bir günü daha karşılıyorum.
Şehir ve ben. Birbirimizden öylesine şikayetçiyiz ki…


O bana “Beni sen yarattın, canavarlaştırdın, kendi egolarına ve obur isteklerine alet ettin. Sen beni istila etmeden önce bambaşka topraklardım. Denizim mavi parlar, topraklarımdan betonlar değil, çiçekler çıkardı. Güneşle dosttuk. Loş değildi sokaklarım” diyor. Bense ona “Senin içinde, caddelerinde, meydanlarında, binalarının içinde nefes almaya çalışmaya yaşam demek zorunda kaldım. Hapishaneden farksızsın benim için. Beni ben yapan, Karma’nın bir parçası yapan, bütünün ufak bir bölümü olduğumu unutturan sensin. Sıradanlaştırdın, durağanlaştırdın. Tekdüze bir hayata esir ettin” diye feveran ediyorum. “Var oluşumda gizli tutulmuş bana verilen onca özelliğimi törpüledin kemirdin. Senin içindeyken hissedemiyorum, düşünemiyorum, özgür olamıyorum” diye devam ediyorum…
Tek amaç hayatta kalmaktır bu gezegende. Bir survivor’dur yaşamak...

Tanrı verir ama dağıtmaz der Haitililer. Her varlık koparabildiğini koparabildiği sürece, kopartır alır dünyadan. İnsan dışındaki varlıklar için bu doğaldır. Vahşi hayat dediğimiz tam da budur; tabiat anadan kendi payına düşeni almak. Bunun için çok acımasız bir mücadele verilir bu gezegende. Yaşama savaşıdır adı. Kuralı yoktur; vicdanı da. Yaşamak, hayatta kalmak için her yol mubahtır. Ama hedef, saygıyı hak eder.

Vahşi yaşamın tek amacı hayatta kalabilmektir. Düşen bir daha kalkamaz, tükenen bir daha gözünü açamaz bu dünyada. Gücü olmayana var olma hakkı tanınmaz. İstenmez de zaten. Güçlü olana saygı ve boyun eğiş vardır. Herkes haddini, ne olduğunu çok iyi bilir. Bu çember sorgulanmaz. Roller dağıtılmıştır, ta en başta. Kabullenmiştir tüm doğa bu kuralları ve biçilen rolleri. Tüm canlılar farkındadır bunun…


Biri hariç. İnsan… İnsan böyle değildir.


Olamaz. Eşitlik, adalet, kardeşlik ister. En azından 1789’dan beri. En azından kağıt üzerinde… İnsaf gibi, vicdan gibi kendi imalatı kavramlarla bazı şeylerin üstüne bir şal germeye çalışır. Kendi soyunu kandırmak için. Ama doğada eşitlik, adalet, insaf da yoktur. Sadece denge vardır. En başından beri bozulmadan süregelen muhteşem bir denge. İnsanın eşitlik, adalet, vicdan diyerek altüst ettiği bir denge. Güçlünün daima kazandığı bir denge. Kazanırken de eşitlik, adalet ve kardeşliğe burun kıvıran bir denge. Dengesiz bir koca denge işte…
Dengeyi bulmak onu korumak ve sonuna dek götürmek zordur. Hele peşinde koşmak yorar, tüketir…
Rüzgâr sertledi…Hava dengesini bulmak için içini dökmeye başlıyor. Şehre yağmur indi, herkesi her şeyi ıslatıyor. Adaletli yağmur. Kimseye iltimas geçtiği yok. İnsanlara bakıyorum. Sert rüzgârla sıkı sağanakla savrulan yeşilini, mavilerini, sarısını, tan yerindeki kızıllığı kaybetmenin acısıyla kıvranan, kıvranırken de rengini boza çalan yapraklar gibiler.
Her biri hayatın içinde bir tarafa savrulmuş. İpler, kontrol ellerinden alınmış. Yarı robot olmuşlar. Ürküyorum hepsinden. Şehir bu insanları yutmuş. Çiğniyor adeta. Madde boyutunda hapis olmuşlar. Çerçeve belirlenmiş. Kurallar yazılıp sanki boyunlarına asılmış. Ferman asılı boyunlara. İtaat katışıksız. Korkuyorum. Gerçekten ürperiyorum bu yaşam stilinden… Arabama yürüyorum hızlanarak; dehşete bürünmüş gözlerle büyük bir gerçeği bir kez daha görüyor olmanın tanıdık şokuyla.

Denizler Ülkesi’nin sınırında

Eh işte… Seni yutamayan İstanbul’a el sallarsın ancak. Oysa hayatın bitiyor arkadaş. Enerjini, kişiliğini, zekanı çekip almaya çalışan bu metropol el sallamanı takmıyor ki. Yine bir gün başlıyor. Kopya bir gün. Ben… Yürüyorum… İstanbul’dayım…
İnsanlar nasıl olur da bu kadar göremezler devasa gerçeği. Herkes kendinin bir şeye ait hissetmek için mücadele halinde. Bir insana, bir kuruma, bir cemaate… Tek başına olmak neden bu kadar korkutuyor bu insanları? Oysa “Yaşamak kardeşim… Tek ve hür. Bir orman gibi kardeşçesine…”
Bunları düşünerek yürüyorum… Kaçıp nefeslendiğim, bazen sığındığım, görmeden, gelmeden, olmadan yapamadığım, hep özlediğim kendimi iyi hissettiğim yerdeyim. Denizin kıyısında bir kumsal berisinde…
Karalar Diyarı ile Denizler Ülkesi’in tam sınırında yürüyorum. Aylardan nisan. Çok sert bir poyraz esiyor. Gökler beton renginde. Istırap verircesine kapalı, soğuk rüzgârlı bir gün. Ara veren yağmur yeniden başlıyor. Şemsiyemi açıyorum. Maviyle siyahın tam ortasındaki hattayım. Şehre karşı verilen mücadelenin öncü mevzisi buraları. Ufuklar, dev bir mavi ülke. İşgal edilemeyen yerler… Bu hatta yürüyorum. Şehirden yapılan saldırıları göğüslemek ve çarpışmak için buradayım. Hattı müdafaa ediyor gibiyim. O sınır tüm engin denizledir, tüm yüreğim, bütün aklımdır.


Kaçışlarımın mabedi, molalarımın en mutlu ama aslında en hazin çizgisinin üzerinde şemsiyemin altında paltomun yakalarını kaldırarak, üşüyerek, suratıma vuran soğuk poyrazın sillelerini yiyerek, ufku gözlerimle tarayarak, zaman zaman kafamı kaldırıp güneş çıkar mı acaba dercesine göğe kaçamak bakışlar fırlatarak yürüyorum…
İki dünyanın tam ayrıldığı yerde gelgitlerin yüreğimde sürekli yaşandığı, benim gibi hayatımızı kukla misali yöneten görünmez iplerin farkında olan birkaç kişiyle aynı hat üzerinde dizilmiş yürüyorum.

Bir tarafım iyot kokulu, yosun kokulu Mavi İmparatorluk. Özgür Ufuklar, Hürriyet Cumhuriyeti. Sonsuz huzur eyaletlerinin olduğu yer; diğer tarafsa Karmaşa Prensliği, Kakofoni Krallığı. Ruhu olmayanların kara parçası. Sahte insanların kayıp şehri. Griler Birleşik Devletleri. Maviler hayatı, griler ölümü temsil eder gibi…
Tam ortalarındayım. Dönmemek üzere Maviler Ülkesi’ne gitmek istiyorum. Hemen şimdi. İlk tonozda rastladığım kayığa atlayıp, onu tonoza, beni bu şehre bağlayan halatı kesip suya bırakmak ve anakaraya yakın siperlerden, hain bir laf, kıskanç bir bakış, bir banknot ya da bir kredi kartı tarafından vurulmadan uzaklaşmak istiyorum buradan…
Ama biliyorum. İmkansız gibi bir şey bu. Kaçamayacağım. Bu mola bu yürüyüş bitince ben yine ofise masamın başına, oradan trafik denen karışıklığın ve tutsaklığın eşliğinde yeniden eve, betonlar arasına gitmiş olacağım. Oysa ben bunu istemiyorum.

Rubikon nehrim

Yağmur altında biraz hüzün, çokça kederle yürürken sırılsıklam oldum, şemsiyem artık kifayetsizce üzerimde duruyor. Gözlerimden akan hüzünler yağmurun ıslaklığında görülmüyor neyse ki. Bir şeyleri geride bırakmak, onlar geride kalıp gözden kayboluncaya kadar yürümek istiyorum. Uzaklaşmak... Gökyüzünde istedikleri yere uçan beyaz martılar gibi…
Yürüyorum. Bu sınırda, bu çizgide, bu yarılması, darmadağın edilmesi gereken hatta, hızlı hızlı. Islanarak, üşüyerek ve kederlenerek. Burası benim Rubikon nehrim. Geçemiyorum. Geçsem geri dönüşümün olmadığı yer. Kayalara vuran denizi duyuyorum. Geçemezsin mi diyorlar bana? Onun için mi sert ve hızlıca patlıyorlar kayaların üzerinde? Hiç uğraşma demek için mi? Zamanın akıp gittiğini hatırlatmak için mi yoksa? Ya zamanım azalıyor, zamanım bitiyorsa? Ya sandığım kadar yoksa vaktim? Ya başarmak için gerekecek kadar dönmeyecekse dünya güneşin etrafında benim için?

Güneşin etrafında bir yıl… 365 tane gün, 365 tane gece.365 tane umut, 365 tane hüsran. İnsana çok, güneşe az. Güneşin umursamadığını biliyorum. Ama benim buralardan gitmem gerek. Bunları yazarken kalemim bitiyor. İki hafta dayandı. Ucu her bitişinde yeniden açtım. Ama kalem bitti işte. Artık yazamayacak. Artık yok. Benim için on beş gün. Onun için bir ömür. 365 gün benim için koskocaman bir yıl. Güneş için ya? Fırındaki ekmek hamuru bir saatte ekmek olur. Bir saat nedir ki? Ekmeğe sormak lazım. O kavurucu ateşte o karanlık fırında o kıstırılmış mekanda ekmeğin cehennemidir o bir saat. Bizimse sabah kahvaltımız. Hayat böyle…
Bulutlar azıcık aralandı sanki. Güneş çıktı. Beni mi umursuyor? Benim için mi geldi? Değil tabii. Ama kalbim pırpırlandı işte. İçim titriyor. Güneşi karanlık bulutların arasında gördüm. Denizin üzerine vurdu bütün ışıklarını. Heyecanlandım. Neden ki? Öyle işte. Heyecanlandım. Güneşi gördüm azcık, ışıkları salınmaya başladı suların üstünde yakamozları kıskandırırcasına. Güneş, denizdeki ışıkları ve ben... Sadece üçümüz bir çizgi oluşturduk; kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği bir hat. Kaçış hattı, özgürlük güzergahı. Aynı hatta dizildik. Güneş kapıyı açan gardiyan gibi. Denizdeki pırıldamalar bana gösterilen yol.

Ben? Ben mahkumum. Çizginin, yaşamın, hayatın bu tarafında kalmış bir tutsak. Ben gidemedim hiç. Hayatımda hiç gidemedim… Hep kaldım… Öylece durdum… Öte yana geçemiyorum işte. Ama güneş gitti. Kayboldu. Sanki bana bir şans verdi ben kullanmayınca şansımı, o da çekip gitti…

Yağmur rüzgârla beraber yağdıkça yağıyor. Bitmek istemiyor. Hep yağmak istiyor gibi üzerime geliyor damlalar. Güneşi biraz da olsa görebilmemi cezalandırmak ister gibi. Yürüyorum…Heraklites’in sözünü düşünerek... “Her şey akar”. Ben de akacağım. Bir gün akıp uzaklaşacağım bu punduna getirenlerin ve her gün yeniden punduna getirilenlerin şehrinden diye düşünüyorum belli belirsiz bir umutla... Biliyorum, etrafındakileri kandırmak, yalanlarla ikna etmek, manipule etmek, zaman kollamak, alaşağı etmek, saflıklarından yaralanıp çıkar sağlamak için bekleşenleri ardımda beyaz bir köpük huzmesi gibi bırakıp gideceğim buralardan... Punduna gelmeden…

Geçen zaman değildir. Zaman durur, biz ölümlüler geçer gideriz aslında

Küçücük bir koy çıkıyor önüme; bir de dalgakıran. Ufak tekneleri bağlamışlar sıkı sıkıya. Poyraz alıp götürmesin, lodos vurup bitirmesin diye. Tekneleri bağlarken aslında sahipleri de bağlanmışlar karaya. Kritik hattın tam da kenarında hem tekneleri hem de kendileri bağlı bekliyorlar öylece. Zamanı gelince halatları, palamarları çözmeyi o çözülen bağlarla beraber kendilerinin de çözülmesini. Zamanı geldiğinde…
Yürüyorum, düşünerek; hayatı ve olan biten her şeyi. Önümde bir balıkçı barınağı var. Yağmurun dindiği anlarda yakında gelecek olan bahara hazırlık yapanları görüyorum. Tekneleri görüyorum. Karaya çekilmiş denizi bekleyen halleri teknelerin, içimi tuhaf ediyor. Teknelerin içinde, sandalların üzerinde, kayıkların yanı başında iş yapan insanların yüzlerindeki o güzel “bahar yakında geliyor” ifadesini seviyorum. Tik kaplamaların ve ahşapların, cila, zımpara yapılan o tahtaların mis kokularını, çakılan çivilerin seslerini, boyaların renk cümbüşünü, fırçaların bir ileri bir geri giderken çıkardıkları sesi seviyorum. Kumsalın ve barınağın kendine has kokularının karışımı içime doluyor. Gülümsüyorum. “Bahar yakında geliyor.”


Burası deniz kokuyor. Kuşların bağırış çağırışları ortalığa neşe saçıyor. Babalara bağlı halatların gevşeyip gerilirken çıkardığı sesler hoşuma gidiyor. Bir zorlanıp bir rahatlar gibi. Hayatın kendisi gibi…
Barınağa kendini atmış, buraya güvenip sığınmış 5-6 ufak teknenin salınmalarını seyrediyorum. Her tarafta taşlar var. Başka renklerde, başka şekillerde, başka yerlerde dağılmış duruyorlar; insanlar gibi. Kimi sivri, kimi heybetli, kimi ufak, kimi yuvarlak, kimi düz, kimi parlıyor, kimi donuk; bazısı hafif, bazısı ağır. Taşlar farklı farklı; hayatlarımız gibi. Hepsi o kumsalda kum olacakları günü bekliyor. Her dalga onları biraz daha aşındırıyor. Biraz daha küçültüp törpülüyor. Güneş çıksa çatlıyor, rüzgâr esse savruluyorlar. Denizse aşındırdıkça aşındırıyor. Bir gün minicik bir kum tanesine dönüşüyorlar. İçlerinden şanslı olanları bir istiridyenin içine girip inci olabiliyor. Ama koca kumsalda bunu kaç kum tanesi başarabilir ki?
Bir Rum ezgisi geliyor kulağıma. Ege’yi anımsatan, güzel İzmir’i, mavi denizleri çağrıştıran bir Yunan müziği… Sonra bir balık kokusu yayılıyor kesif. Ardından rakı kadehlerinin tokuşmasından çıkan sesleri duyuyorum. Bir dostluk, bir sevgi belki bir aşkın sesi… Eski ve güzel bir aşkın…

Ben bu şehirde kopya günler yaşayarak, denize dair, kendime dair hiçbir şey yapmadan, ufacık bir kum tanesine dönüşmeyi beklemeyeceğim geri kalan ömrümde. Kum değil mavi bir denizin ölümsüz su damlası olacağım bir gün…
Sonbaharda sahildeki kumların üzerine ters çevrilmiş bir kayığın görüntüsü buruklaştırıyor beni. Küsmüş gibi. Mahzunlaşmış ve oraya öylece bırakılmış gibi. Ama boyanacak, donanacak, bakımları yapılacak ve ait olduğu yere, denizlere kavuşacak yeniden. Bunu biliyor gibi bekliyor.

Ben de bekliyorum… Yeniden denizlere gideceğim günü…Hep denizlerde olacağım günü…Baharı gözlüyorum. Kavuşmayı bekliyorum… İçimdeki mavi, kızıl bir aşkla… O günleri, henüz yaşamadığım günleri özlüyorum. Çok özlüyorum…
 

Cenk Şahin

 

 

 

 

 


Yazarın diğer yazıları:

Baharı beklerken
Yana yana
Ateşler Denizi
Cehenneme ateş taşımak
İhanet
Yaz bitiyor denizim
Maviye büyük kaçış
Halikarnas Balıkçısı 123 yaşında
Kehanet Dalgaları
Para kaç knot eser ?
Hep gitmek istedim
Anadolu'nun Avukatı
Ekim Denizci'nin Hüznüdür
Denizci'nin Kafdağı.. Ufuk Çizgisi...
Oksimoron Hayatlar
Ramaklar kalırken
Denizi olmayan kaptan... Yıl 2410
Sadun Boro sayesinde
Uzak denizlere gidenler neden geri dönerler ?
Balıkçı Memleketten ayrıldı
Temmuz 1910, 100 sene evvel bugünlerde...
Şehir Gangavaları
Cengogenes'in Mıknatıs Koyları
Maviye rastladım ama kart görmedim. Ne sarı ne de kırmızı ...
Başlarken

Son eklenenler

Mavi Platform

Denizlerden.com Ekibi

 Elbette...


Doğan Ateş KONURALP

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI'nın bir fotoğrafı var bende, yanındak genç şu anda 75 yaşında, akrabamdır. web Sitenize koymayı düşünürmüsünüz.

hüseyin AKDEMİR

Atlantik okyanusunu gecmenın zamanı ve suresi nedir tesekkurler

Denizlerden.com Ekibi

 Duyurularımızda yer vermiştik. Unutmamız mümkün değil...


eyupsatar

bu gün balıkçının doğum günü Google hatırlamış .

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz. Denizlere gidemediğinizde sığınacağınız tek liman...


Doğan KONURALP

Web siteniz çok güzel hazırlanmış, konu seçimleri, fon müziği, yazarlar, deniz hikayeleri hepsi çok güzel. Belki hayallerim gerçekleşmedi ama sitenizi ziyaret ettiğimde yaşamış gibi hissediyorum.

ahmet toyoglu

selamlar ben 30 yasindayim ve hayalim dunyayi dolasmak buna hazirim ama imkanim yok benim size mail atma nedenim boyle tekne ile gezebilen insanlarla irtiabta gecebilmek yardimci olarak hic bir ucret almadan seve seve calisirim ihtiyac olursa bana firsat verirseniz asla pisman etmem simdiden cok tesekkur eder saygilar.irtibat numaram 0543 917 29 91

Hülya Ceylan

bu yazı kanımı dondurdu amatör dalgıçların dalış limiti 30 metredir herkes o kadar şanslı! olmaz http://denizlerden.com/?action=authors&page=author&no=42&icerik=212

Denizlerden.com Ekibi

 [email protected]


Ekrem Tok

Turizmin incisi Çeşme’de DLH nın geçici devirle Çeşme belediyesine işletilmesi için devrettiği Dalyan köy yat bağlama limanının hali içler acısı. Bilginizi rica ederim. Saygılarımla, Ekrem Tok. Not: Fotoğraf göndermek istiyorum e-posta adresinizi gönderirmisiniz.

metin becikoğlu

sayın yönetici. necati zincirkıran üstadın 1992 yılında trt de yayınlanan uzaklar belgeselinin 1 bölümünü rica etsem gönderebilirmisiniz. yanılmıyorsam birde uyumak istiyorum diye içinde geçen bir şiir. youtube dan ve trt arşivinden baktım ama bulamadımj. zahmet olmazssa yardımcı olabilirmisiniz. çok sevinirim.selam sevgiler metin becikoğlu

Ayhan Şahin

Değerli denizci dostlar merhaba 50-60ft.boyunda olabilecek charter trimaranın yan gövdelerinin inşaası bitti.Bundan sonrası için maddi ve dizayn konusunda katkısı olacak,vede yazın Türkiye de,kışın Karaipler de bizzat charter olarak işletecek,arkadaş ve arkadaşlarla işbirliği yapmak [email protected]

Denizlerden.com Ekibi

 Teşekkür ederiz Erdoğan bey. yazarlarımızın yazıları sürekli güncelleniyor.

denizden uzak kalmayın..


ERDOĞAN KAYA (erbey)

Sitenizdeki tüm yazarların yazılarını büyük bir zevkle defalarca okudum. Sitede emeği geçenlere ve yazarlara teşekkürler. Bir denizci olarak yazarlardan daha fazla yazılar bekliyoruz. Lütfen yeni yazılar eklesinler. Selamlar.

Cavit Can Tanyeri

http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142 çalan fon müziği George Dalaras a aitir doğrudur fakat la malaguena yı hiçbiryerde bulamamaktayım rica etsem bu parçayı indirebilieceğim bir platform önerseniz .

Rukiye Güney

Ayça Hanım ve Levent Bey Merhabalar, Ocak ayında Antalya'da yapılacak olan ve 550 kişi katılımlı bir etkinlikte konuşmacı olarak sizi sunabilmek için görüşmek istiyorum. Tel. 0 530 151 53 95 Geri dönüşlerinizi rica ederim. Teşekkürler, iyi çalışmalar

deniz kara

sitenizi çok beğendim deniz kokusu eksik olmasın burnumuzda sevgiler sizinle olsun pruvada yelkovan kuşlarının peşisıra özgürlük işte tam burada

Denizlerden.com Ekibi

 La Malaguena  GEORGE DALARAS


Akif Mustafa YANIK

Pardon şu " Eylül Ekim Ayı Balığı" başlığında çalan şarkıyı öğrenmek istedim. http://www.denizlerden.com/?action=contents&page=content&catno=16&no=142

Denizlerden.com Ekibi

 Straight to the heart SINA VODJANI


Akif Mustafa YANIK

Merhaba,Şuan web sitenizin fon çalan fon müziğini öğrenebilirmiyim? Paylaşımlarınız ve emekleriniz için teşekkür ederim.

Mesajların tümü için tıklayın

Yazarlar

Halikarnas Balıkçısı

CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI

Ege kadınları

Kısmet

SADUN BORO

Karadeniz mi, Ege mi ?

Komodor Gözüyle

NECATİ ZİNCİRKIRAN

Yelken seyrinde sert havada denizle uyum sağlamak

Şadanca

PROF.DR.ŞADAN GÖKOVALI

Bana "iştiyak" larından gelmişler...

Rüzgar Baba

HALDUN SEVEL

Yaşamın sırrı

Fırtınaların Efendisi

CUMHUR GÖKOVA

Monte Negro

Ada

CENK ŞAHİN

Baharı beklerken

Okyanuslar

HAKAN ÖGE

Dünya turu için tekne boyutu

Kayıtsızın Yeri

ÖZKAN GÜLKAYNAK

Marinalar

Uzaklar

OSMAN ATASOY

Döndükten sonra olanlar

Alarga

TAYFUN TİMOÇİN

Derdimiz ne

Derinlerdeki İzler

KENAN ERGÜÇ

Derinlik 70 iş bitmiş

Sudan Sebep

BURAK AKIŞIK

Midye Tava

Denizin Derinleri

DENİZ ŞAHİN

Doğru mu yaşıyoruz sizce?

Miço

MELİH ŞENDİL

Yaş 85 yolun yarısı

Mavi Aşk

BURÇAK KARADEMİR

Sıla

Deniz Kızından İnciler

SEMA GÜZELAY

Kızım

Rüzgar Mavisi

EMRE ÖZGEN

Dört Duvar

Hava Durumu Linkleri